27 Aralık 2014 Cumartesi

Arayışta Olanlar İçin Hissettiğini Söylemenin Yeni Yolları 1



Kavramların içini boşaltmak ve değersizleştirmek çevremde çok fazla duyduğum bir şey olarak kulaklarımı az tırmalamadı. Bu yakınma halinin elbette haklı tarafları var; özellikle kavram ya da kalıbın anlatmak istediği, toplumda yaşandığı haliyle uyuşmadığında elimizden yakınmak haricinde bir şey gelmiyor. Öyle ki bazıları seni seviyorum demek bile istemiyor, çünkü biliyor seni seviyorum diyenlerin ne anlatmak istemediğini, neyi örttüğünü.

Evet bu kavram ve kalıpların bazı duygu ve düşünceleri örtmek gibi bir misyonu da var. Ama bazıları da fazla kullanım sonucu kendi kendini tüketiyor. Özellikle, bazılarımız "aşkım", "canım", "bitanem" gibi kalıpları duyduğu anda kaçmak istiyor. Halbuki birine "canım" demek ne özel bir şeydir, ancak ağızda çok durdumu da bayatlayan bir özel.

Ya da "özlemek, hatırlamak, kutlamak, ağlamak, üzülmek" cümle içerisinde ne kadar çok yitirdi derinlerinde yatan anlamını. Bu durumun farkında olup sürekli söylenen ama hiçbir şey yapmayanlar var, farkında olup hayatından bu kavramları çıkarmış olanlar var.  Kimleri var biliyor artık söze bakılmaz, göze bakılır; kimileri de hala arayışta. İşte bu birazcık uzun giriş arayışta olmayanlar okumasın diye yazıldı.

Yeni kavram ve kalıplar arıyorum: tüketemeyeceğim kavramlar, kaynakları sağlam kalıplar. Şiir öyle güzel kalıp ve kavramlar veriyor ki; yaşam içinde, yaşadığını anlamak için saate bakmıyorsun.

Birine seni seviyorum demek ne zor, çok da söylemezsin hani

"
Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.'.. Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış
hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin ver
mez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.

"

Ben birini seviyorsam böyle derim : "öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna".



Onlarca kez okudumdu da farketmedimdi :

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
                           Afrika hariç değil

Eğer içimden bilmediğim yerlere gitmek geliyorsa, canım sıkkınsa; " hadi derim sokaklarda hürlüğün şarkısını söyleyelim".


Apo sağolsun beynime kazıdı şiiri :

"

yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız

— ana bana bir hal oldu. hep böyle titriyorum
. . ana çok üşüyorum, ıhlamur ısıt bana


yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
ben sevgiye hasretim. sevgi uzakta
"

Eğer seni özlemişsem,  kocaman bir "yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta" duyarsın benden.

Aklıma gelirsiniz hep, ne güzel başlangıçtır o :
Başlayalım mı üstad
Başlayalım reis :

1

Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 

3

Bu dünya soğuyacak, 
yıldızların arasında bir yıldız, 
                       hem de en ufacıklarından, 
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 
                       yani bu koskocaman dünyamız. 
Bu dünya soğuyacak günün birinde, 
hatta bir buz yığını 
yahut ölü bir bulut gibi de değil, 
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 
Şimdiden çekilecek acısı bunun, 
duyulacak mahzunluğu şimdiden. 
Böylesine sevilecek bu dünya 
"Yaşadım" diyebilmen için... 


Mevzu ciddiyse yani yaşamaya dairse o zaman ne demeli : " yaşamak şakaya gelmez".
Bir de keyfim yoksa, sıkılmışsam, bunalmışsam binbir türlü şeyle uğraşmaktan gelirim yanına derim ki "bu dünya soğuyacak".


Bu şiirle karşılaşırsınız ara ara :
SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı? 
Birine bir şey olduysa ki Allah korusun ben çok üzülürüm; derim ki "siz hiç sabunluyken ağladınız mı?"

Bu şiir yaşandıkça tekrar okunur, okundukça yaşanır:

"

Masa da masaymış ha / Edip Cansever

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

"

Farkettirmek istiyorum, senin bu hayatına yaptıklarını göstermek istiyorum, bir şey lazım : " masa da masaymış ha".



Bu şiirin bir de kardeş şiir var :

"

Elma / Cemal Süreya

Şimdi sen çırılçıplak elma yiyorsun
Elma da elma ha Allahlık
Bir yarısı kırmızı bir yarısı yine kırmızı
Kuşlar uçuyor üstünde
Gökyüzü var üstünde
Hatırlanacak olursa tam üç gün önce soyunmuştun
Bir duvarın üstünde
Bir yandan elma yiyorsun kırmızı
Bir yandan sevgililerini sebil ediyorsun sıcak
İstanbul'da bir duvar

Ben de çıplağım ama elma yemiyorum
Benim öyle elmalara karnım tok
Ben böyle elmaları çok gördüm ohooo
Kuşlar uçuyor üstümde bunlar senin elmanın kuşları
Gökyüzü var üstümde bu senin elmandaki gökyüzü
Hatırlanacak olursa seninle beraber soyunmuştum
Bir kilisenin üstünde
Bir yandan çan çalıyorum büyük yaşamaklara
Bir yandan yoldan insanlar geçiyor çoğul olarak
Duvarda bir kilise
İstanbul'da bir duvar duvarda bir kilise
Sen çırılçıplak elma yiyorsun
Denizin ortasına kadar elma yiyorsun
Yüreğimin ortasına kadar elma yiyorsun
Bir yanda esaslı kederler içinde gençliğimiz 
Bir yanda Sirkeci'nin tiren dolu kadınları
Adettir sadece ağızlarını öptürürler
Ayaküstü işlerini görmek yerine

Adımın bir harfini atıyorum

"

İçimde bir umut var sana ait, sen de hani umudu beslemiyor değilsin o zaman derim ki "elma da elma ha Allahlık".

Az insanın bildiği, çok özel şairlerdendir Veysi Erdoğan :

"

şimdi hangi dilde konuşsam
 tanrının huyuna uymaz kelimelerim
 hangi zamanın zulmünden geçsem
 hangi yalanın gözlerine dokunsam
 sesimi değdirdiğim 
her ağrıda küfrolurum bin tövbenin tufanına!

işte o vakit
gövdemin günahına çadır kurar
ellerimle diktiğim gözlerimin incisinden inerim

ben beterim derim herkese çünkü ben beterim
herkes susarken yüzünün en dilsiz perdesinde 
ben ruhumun rüzgârıyla ölenleri öpenim!

bilinmesin benden giden her cân için söylediklerim 
hıçkıran taşlar için biriktirdiğim gözlerim bilinmesin 
bana değsin her gidenin ardından söylenen söz
her susanın öfkesine düşmüş keder bende büyüsün 

dağılsın aklımın kılıcıyla yarılan bu kirli beden 
aynaların karnındaki sûretim bir iğneyle deşilsin 
yeter ki dinmesin zamana döktüğüm bu elem
yeter ki incinmesin gövdemde gezinen akrebim 
çünkü ben dünyaya zehrimi inmeye geldim! 

"
Olur ya savaşları hatırlarım, açları ve benim dışımda en temel ihtiyaçlarını karşılayamanları o zaman "ben beterim" derim.



Bu şiir hep okunulası :
"

YAĞMUR KAÇAĞI

elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni  götürecek yoksa beni


geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa  eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

"

Ben korkarım bazı bazı, geleceğimden de telaşlı; o zaman derim ki "elimden tut yoksa düşeceğim".




Her gece yatmadan önce bir kez göz atarım Birhan Keskin' in Yol'una :

Her gün unutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime. Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm. Her gün bir kilidi açmaya çalıştım. Başka bir şey vardı, başka bir şey; ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim. Çile nedir, günah ne? Bana ne bunlardan.

Hissediyorum ama açıklamayamıyorum, bu şuan için açıklanabilir değil : "başka bir şey vardı, başka bir şey".



Şimdilik bu yazıyı blogun adını aldığı şiirle kapıyorum:
"

Göğe Bakma Durağı / Turgut Uyar

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

"

Çok az sayıda insana hadi derim "göğe bakalım", hadi hayal kuralım.

2 Kasım 2014 Pazar

Senelik Ben Kimim Sorusu


Belki de her sabah uyandığımda soruyorum kendime, "ben kimim?", "ne yapmak istiyorum bu hayatta?", "yaşamak istiyor muyum?", "yataktan kalkmak için bir sebebim var mı ?"diye. Başlarda mutsuzluk ve huzursuzluk veren bu sorular, bugünlerde tuhaf bir zevk veriyor bana. Sanki daha bir tanıyorum kendimi, her sene belirsizliklerle dolu cevaplarla süslediğim ben kimim sorusu bu sene sanki biraz daha güler yüzlü.

Cahiliye Dönemi

Ben kimim sorusunu ilk defa 2006 yılında yazıya geçirmişim,  30 tane birbirinden saçma cevabı, belli ki gururla yazmışım. Cevapların arasında "Ben bir Türk'üm", "Ben bir Müslüman'ım", "Ben bilimadamı olmak isteyen bir lise öğrenciyim" göze çarpıyor. Daha sonra bu noktadaki  cevapları pek değiştirebilidiğim söylenemez. 

Ancak lise yıllarımın bazı cevaplarımda değişmeler yarattığını da görebiliyorum. İlk defa lise 2. sınıfta "Ben bu sistemi değiştirmek istiyorum", "Ben merak etmeyen, bilgiden heyecan duymayan insanlardan olmak istemiyorum", "Ben kendimi tanımak istiyorum" demişim. Ve demişim ki " Sadece birini Mecnun'un Leyla'sını sevdiği gibi sevmek istiyorum". 

Lise 3 ve 4' ün cevaplarını birleşirdiğimde, cevapların çok daha milliyetçi ve muhafazakar çizgide şekillendiğini görüyorum. "Ben bu ülkenin sorunlarını çözmek istiyorum", "Ben yaptığım işte en iyi olmak istiyorum", "Ben müslümanlığa olan yanlış algıyı kırmak istiyorum", "Ben bu ülkeyi yönetmek istiyorum". Yani ne kadar problem varsa çözmeye talip olmuşum, kahramanların tarihini yaşatmaya, kahraman olmaya karar vermişim.

2010 yılında üniversiteye başlıyorum, Boğaziçi Üniversitesi. Hani şu bakanın "gittim kızlı erkekli oturuyorlar "dedikleri üniversite. Boğaziçi Üniversitesi çoğu muhafazakar için bakanın dediği gibi korkutucu olabilir ama milliyetçi, muhafazakar biri için korkutucu olmamıştı. Çünkü değişmekten hiç korkmamıştım, ne istediğini bilen hedefleri! ve hayalleri! olan biri olarak girmiştim üniversiteye.

Hazırlıkta gitmişim cemaatin yurdunda kalmışım, o da yetmemiş cemaatin evine çıkmışım, o da yetmemiş son sınıf öğrencisi olan abimlerin yanına. Yaşadıklarım etrafında "ben kimim"'e verdiğim cevaplar çok değişmiş, başka şeyleri sorgulamak zorunda kalmışım. Bu arada bütün bu sorulara verdiğim cevaplar cevap olmaktan çok soru olmuş, her şey belirsizleşmeye kafalar karışmaya başlamış. "Ben başarılı olmak zorunda mıyım?", "Ben insanları gerçekten seviyor muyum?", "Ben gerçekten Mecnun olmak istiyor muyum?", "Ben nasıl bir müslümanım", "Ben nasıl bir Türk'üm"...

Birinci sınıfta durum vahim! Sorduğu sorulara net cevaplar alamayan kişi yaşadığı kafa karışıklığıyla bir sürü hata yapabilir. Hata ama neye göre hata? Elbettte ki daha önce inandığı değerlere karşı yapılmış bir hata ve sonuncunda gelen pişmanlıklar dizgesi, geriye dönüş çabası. Ne cevaplar vermişim bu dönemde, "Ben galiba bu hayatta ne yaparsam en iyisi olsun istemiyorum", "Ben sadece sevdiğim şeyleri yapmak istiyorum", "Ben yeniliklerden hoşlanıyorum", "Ben galiba Hanife'nin mezhebinden değilim", "Benim bu hayatta başarısız olmak gibi bir korkum var"...

Birinci sınıftan sonra Amerika'ya gitmişim, hayatım bütünüyle değişmiş. Hayata karşı belirli bir muhafaza anlayışındaki davranışlarım, kendini özgürlüğün kollarına bırakmış. İkinci sınıfın ikinci döneminden bir kaç sorgulama notuna bakalım, "Olum sen Müslüman gibi yaşamıyorsun da, çaktırma", "Bu hayatta ne kadar eğleniyorsun hep kendine bu soruyu sor", "Yanlış yapabilirsin, yanlışa anlamını kültür yüklüyor", "Oğuz çok gezsin, çok insan tanısın, kimseyi yadırgamasın"...

Sonuncusu çok önemli! Gerçekten de çok gezmişim, çok insanla tanışmışım, kimseyi yadırgamamışım. Ben de büyük etkileri olmuş bu tutumun, benim çevremin dışladığı, yadırgadığı, görmezden geldiği insanlarla arkadaş olabilme fırsatım olmuş. Gitmişim ateistlerle tanışmışım, lgbtlerle, kürtlerle, sufilerle. 3. sınıfta sorduklarım, "Benim galiba sistemle ilgili ciddi problemlerim var", "Benim bildiklerimin çoğu yanlış, kimisi de zararlı", "Benim düşüncelerimi dayandırmam gereken bir zemine ihtiyacım var", "Galiba bütün insanlarla birarada olmak istemiyorum", "Milliyetçi değilim, birine Türk olduğu için sempati beslemiyorum", "İnsanları sadece insan oldukları için sevmiyorum"...

Aydınlanma Dönemine Giriş - Son Sınıf

Geldik "Ben Kimim" sorusunu bugün sormaya. Maddeler halinde yazayım ki bir sonraki seneye kullanabileyim.

1-) Düşünen bir bireyim.(Herhangi bir kişi değilim, bireyim. Ailemin, sosyal çevremin, kulüp ya da cemaatlerin, siyasal bir partinin baskısı ve dayatmasıyla düşünen bir kişi değilim. Etken olarak düşünüyorum yani düşünme işini yapan benim, bugüne kadar yazılmış düşüncelerin bilgisiyle düşünmüyorum. En basitinden dünyanın neden yuvarlak olduğu sorusunu tekrar sorup, aslında silindir de dönemine göre mantıklı bir cevap olabilirdi diyebiliyorum. )

2-)İnsanları sadece insan oldukları için sevmiyorum. Yani Yunus'un dediği gibi "Yaratıla'nı Yaratan'dan ötürü sevmek" gibi bir düşüncem yok. Birini sevmemin ilgi alanlarım ve geçmişim doğrultusunda bir nedeni var. Aşırı milliyetçileri, aşırı dindarları, sapıkları, zulm edenleri, faşizanları sevmiyorum. (Onları ne kadar yargılayabileceğim konusunda tereddütlerim var, belirli şartlar ve kültürün etrafında şekillenen insanı yargılamak gerçekten de zor)

3-)Milliyetçi değilim, birine Türk olduğu için sempati duymuyorum. Ortak beslendiğimiz geçmişten,  doğru sonuçları çıkarmış kişilerle elbette ki daha iyi anlaşabilirim. Ama daha önce atalarının yaptığı gibi ayrımcılık, adam kayırma, rüşvet ve iltimas aracı olarak bunu kullanmak benim ahlak ilkelerime uygun düşmüyor. 

4-)Kendimi aramıyorum, kendimi oluşturuyorum. Kendini arayan, yani mutlak bir öze doğru koşan biri değilim, öyle bir özün varolduğuna inanmıyorum. Bunun yerine seçimlerimin ve kültürden benim ayıkladıklarımın sonucu olarak oluşan doğru ve yanlış tecrübelerine sahibim. Bu yüzden yaptıklarımın çoğuna hata, zayıflık, güçsüzlük, nefs demiyorum, tercih diyorum. Ve böylece kendimi oluşturmuş oluyorum.

5-)Bilgimin doğruluğundan emin değilim, en çok güven duyduğum bilgi de budur, bilginin doğruluğundan şüphe etmek. O zaman insanları belirli sıfatlarla yargılamaktan vazgeçip, kültürün bir unsuru olarak görebiliyorsun. En adil olduğumu düşündüğümde bu adaletten duyduğum şüphe beni daha adil kılabilir, biliyorum. 

6-) Hayatında çelişkiler olmaması isteyen biriyim. Yok etmek istediğim en büyük çelişki pratik ve düşünce arasında var olan. Düşündüğümü uygulamak üzerine düşünmek istiyorum. Böylece idealar hayalini bir kenara bırakıp, düşünmek ve yaşamak istiyorum.

7-) İnsanlara eşit davranmıyorum ancak olabildiğince adil davranmaya çalışıyorum. Kimseyi zekasından, yeteneklerinden ya da düşüncelerinden dolayı yargılamıyorum. En azından bunun için çaba gösteriyorum. 

8-) Yaşayan değerleri tanımak istiyorum ve farklı olanın yanımda olmasını. Yaşayan şairlerle, ressamlarla, biliminsanlarıyla tanışmaya çalışıyorum. Örneğin, Birhan Keskin ile aynı zamanda yaşamanın ne kadar değerli olduğunun farkındayım ve farkında olamadıklarım için üzülüyorum. 

9-) Bir konuda konuşurken, ya da düşünürken öncesinde "neler yazılmış", "kim ne söylemiş" deme gereğini duyuyorum ki söylediklerim belli bir noktanın ötesine gidebilsin. Hayatımda çok fazla bence deme ukalalığını göstermiyorum. Neyi bilip neyi bilmediğimin farkına varmaya çalışıyorum.

Bunları uzatmak mümküm ama aslında bütün bu benlik düşüncesi belli başlı temel kavramların üzerinden şekilleniyor ; olup bitenle belirli bir özgürlük mesafesinde durmak, etken düşünce, birey olmak, demokrasi, mutlak doğrunun bilinemezliği...

Şiirle bitirmek güzel olabilir : 

MASA DA MASAYMIŞ HA 

Adam yaşama sevinci içinde  
Masaya anahtarlarını koydu  
Bakır kaseye çiçekleri koydu  
Sütünü yumurtasını koydu  
Pencereden gelen ışığı koydu  
Bisiklet sesini çıkrık sesini  
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu  
Adam masaya  
Aklında olup bitenleri koydu  
Ne yapmak istiyordu hayatta   
İşte onu koydu  
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu  
Adam masaya onları da koydu  
Üç kere üç dokuz ederdi  
Adam koydu masaya dokuzu  
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında  
Uzandı masaya sonsuzu koydu  
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür  
Masaya biranın dökülüşünü koydu  
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu  
Tokluğunu açlığını koydu.  
Masa da masaymış ha  
Bana mısın demedi bu kadar yüke  
Bir iki sallandı durdu  
Adam ha babam koyuyordu. 
 
Edip CANSEVER
 

1 Eylül 2014 Pazartesi

Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türk Resmi




Bu haftaki beatiful strangerımız Sakıp Sabancı... İnsan nasıl bir miras bırakmalı sorusunun cevabını Sakıp Sabancı Müzesi'yle vermiş. Sadece köşke şöyle bir göz atmakla sanki cennete ilk adımı atmış gibi hissediyorsunuz. Bu köşk bir insana ya da bir aileye ait olamayacak kadar güzel, İstanbul kadar güzel.

Sabancı Müzesi'ni değerli kılan ne varsa hepsinin üzerinde emek yazıyor, emek açılımını bilgiye ve meraka bırakmış. Yanında yürüdüğünüz ağaçların - merak edersiniz düşüncesiyle- isimleri yazılmış, "tavşan memesi, akdeniz defnesi" aklımda kalanlar. Atlı köşk olarak geçiyor Sakıp Sabancı Müzesi, bir köşke adını bir heykel veriyor.

Sakıp Sabancı'nın kişisel çabasından uzun uzun bahsetmek gerekiyor. Hat ve Kuran konusuna tam anlamıyla kafasını takmış, geniş bir koleksiyonu var. Bence bunlardan daha önemlisi duvalarda bulunan tablolar, paha biçilmezler.

İşte bu tablolardan bazıları :

Ivan Ayvazovski:

1-)Mehtapta Deniz
2-)Denizde Gün Batımı
3-)Kayalıklar
4-)Fırtına
5-)St.Petersburg Kalyonlar

Fausto Zonaro 'nun tabloları

Abdülmecid Efendi :
---Siste Kanyon

Pierre Désiré Guillemet :
--Halayık

Testi Taşıyan Kız

Kabak Taşıyan Kız







Gelelim Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türk Resmi sergisine, gerçekten de müzelerin ne kadar önemli olduğunu anlamamı sağlıyor bu sergi. Tonlarca kitap okumanız gereken yerde bu işe yıllarını vermiş bir uzmanının biraraya getirdiği eserlerle süzülmüş bilgiyi alabiliyorsunuz. 

Benim sanata yaklaşmak gibi bir kaygım var, 

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Yalıtılamamış Dünya



Sevgili Blog,

Sen de biliyorsun ki Sartre amcayla tanıştıktan sonra hayatımda büyük değişiklikler oldu, insan olmanın yükünü yani bulantısını her daim yaşamaya başladım. Bu çoğu insan tarafından algılandığı gibi moralinin bozuk olması ya da stres olma halinden çok bilinç ve farkındalık hali olsa da insan yoruluyor. İnsan yaşamaktan, bayat edebiyattan, dar estetik görüşten, yaşamı anlamaktan uzak felsefeden yoruluyor. Hadi bunlar çok daha içsel dertler daha çok içselleştirmek için ülkemizde yaşanan demokrasi şöleni, havanın 12 ile 16 arası çok sıcak olması, tatilin kısa sürmesi gibi hadiselere bakmak lazım.

Ben kendi adıma bu demokrasi şölenine, tatilci sıkıntılarına ve tembel sarhoşluğuna maruz kalmamak adına kendimi bu kesimden yalıtıyorum. Zaten daraltmam gereken çevremi de bu çoğunluğun gitmesiyle kendi özel haline sokmuş oluyorum dersem doğru ama eksik söylemiş olurum. Arkadaş çevrem  3 ya da 4 kişiye indi, tamam tamam nicelik değil nitelik.

Gene de insan var olduğu çevrede farklılıkların olmasını istiyor, ne kadar çok insan o kadar çok farklılık demek. Bu noktadan yola çıkarak iki hafta önce Monokl yayınlarının kurduğu Dostluk Grubuna katıldım. Monokl kitap bursu verip, bu kitaplar üzerinden bir dostluk yaratmaya çalışıyordu. 25 kişilik başvuru açılmış, o kadar bile başvuran yok; çok mutlu oldum, demek ki herkes bireysel çabasıyla burada. Ama bu kitlenin yanlış anladığı bir şey olabilir, felsefe kendinin farkına vardırır; başkalarının hatalarının değil.

Konuyu dallandırdım budakladım ama düşünsel dostluklar yaratma çabamdan bahsetmeliydim ki, yalıtılmış dünyadan ne kastettiğimi doğru bir şekilde anlatabileyim. Şimdi asıl konumuza gelelim Yalıtılamamış Dünya neden yalıtılmamış?

Yalıtılamamış çünkü istemediğini yok etmek bu kadar da kolay değil; sağlık sigortasını karşılamadığın hasta öyle kolay ölmüyor, havalar da sıcak dışarısı ölüm kokmuyor. Dışarısı soğuk falan olsa Suriye'den gelen ve kardeşimiz diye nitelendirdiğimiz insanlarda ( hani memleketin %99' u müslüman ya o bağlamda)  doğal seleksiyona uğrardı tabi. Bunun dışında her metrobüs çıkışında, üst ve alt geçitlerde çocuklarıyla birbirine sarılıp yatan bu insanlar öyle kolay yok olmuyor. Tabi ki bu demek değil ki yok olmuyor.

Yani şunu kendime sormadan edemiyorum : "Nasıl bir insan yerde yatan ve gerçekten kötü durumda olan bir insana yardım etmez?" Mesela üstü başı güzel olan bir insan önümde yere düşse ya da bayılsa ya da herhangi bir şekilde yerde olsa ona bir şekilde yardım etmeye çalışırdım. O zaman bu bir sınıf problemi midir? Üstü başı pislik içinde, hasta ve güvencesi olmayan bu insanı zannediyorum kendimle eşit görmüyorum. Ya da eşitlik Fransız Devrimi'nin göz açıp kapaması mıdır?

En temelinde giyinme, barınma, sağlık koşullarından benimle eşit derecede yararlanamayan bu insanın bu durumda olmasına sebep olan parasının olmaması ve bu koşulları sağlamadan para kazanması da mümkün görünmüyor. O zaman ne yapsınlar, yok olsunlar. Yani zaten şunu demiyor musun :" Tamam kardeşim orda, burda, şurda yaşa oluyorsa oluyor. Bu topraklarda herkesin yaşamak hakkı var. <Hem yaşamak şakaya da gelmez. "

Bu bir sınıf problemi midir yoksa insanlık problemi mi ona bir daha bakmak istiyorum. Sorun benim karşı tarafı belki de insan olarak görmüyor olmamdır, ki beni insanlıktan çıkarır. O zaman insandan söz etmemiz mümkün olmaz, başka bir kavrama bakalım "uygarlık". Yerde kir pas içinde yatan insan daha çok bir barbarı anımsatıyor, "medeniyetten nasibini alamamışlığın göstergesi" desem, ki ona bu gözle bakan bir insanı, buna göz yuman, bunun bulantısını duymayan ve bu noktada çözüm üretmeyen insanı "uygar " diye adlandırmam mümkün olamaz.

Bu durumun  ismi, isimlendirmesi yok, ben bulamadım. Ama başka bir durumun kavramsal açıklamasını bulabiliriz, çözüm üretmeyen insan. Bu yazıyı okuyup " Ama ben tek başıma ne yapabilirim ki! Bizim mahallede yok ki! Bunu devletin çözmesi lazım, nasıl bir ülkede yaşıyoruz?! " diyen insan işte bu insandır. Bu insanın temelde en büyük problemi "birey" kavramını anlamamış olmasıdır. Kendi çabasının bir değeri olduğunu düşünmez, kitle insanıdır, bir problemin farkına varması için bile kitle tarafından dürtülmesi gerekir. Gruplar, topluluklar, takımlar halinde düşünür, toplum sözleşmesini yanlış anlayıp, iradesini gruba bırakmıştır. Grubun ve kitlenin tepkisini çekmekten delicesine korkar, içinde yükselen sesi bastırmak için maskeleri vardır, körebe oynamasını sever.

Bu noktada birey kavramı üzerinden yaptığım eleştiriyi kişilere yöneltmiyorum, yöneltmem mümkün görünmüyor. Birey olamamış kişi, 18 yaşını geçmemiş vatandaşa benzer. Onun seçme ve seçilme hakkı yoktur, onun söz söyleme hakkı yoktur. O çevresinin aynasıdır, evrimsel süreçte papağandan gelmiştir.  Bunlar tabi olarak eleştiri gibi anlaşılabilir, bunlar durum analizidir.

Birey olmak şunu gerektirir : "Levent çarşıda yürüyorsun, az önce Suriyeli bir ailenin önünden geçtin. Sana seslendiler; "Yardım, Allah, Açlık, Aile, İnsanlık" dediler,  kulaklıydın müzik dinliyordun, işe gidecektin dalgındın duymadın. Ailenin önünden geçtikten sadece 5 saniye sonra, beynin olayı çözümledi. Bir aile üstü başı kir içinde, belki çocukları hasta, açlıkta var dileniyordu. Geri döndün, adamın önünde kimliği vardı belli ki Suriye'den gelmişti ve zor durumdaydı. Şirkette sürekli gördüğün "sustainability" kavramını düşündün, para versen sürdürülebilir bir şey yapman mümkün olmayacaktı. Hemen twitter'da bir hashtag açtın, Suriyeli o ailenin adına. Her gün adını bile bilmeden geçtiğin bu ailenin önünden utanmadan geçmek umuduyla-ki bu insanlık belirtisidir- kamuoyu oluşturdun. Sivil Toplum insiyatif kullandı, aynı kaygıyı, mutsuzluğu, utancı yaşayan binlerce insan çözüm için fikir beyan etti. Bunlardan kimileri örgütlendi, sen de bu örgütlere yardım ettin. Yani bireyden topluluğa giden bir hiyerarşi içinde toplum sözleşmesi kendini buldu, tepeden inme isteklerle değil.

İşte yalıtılamamış dünya budur...


25 Temmuz 2014 Cuma

Üniversiteye Başlarken 2


Kampüse girdiğim zaman üniversite hayatını değerlendirmek için aklımda sadece bir parametre vardı, o da eğlence. Eğer lisede çok çalışmışsanız ve İzmir ya da İstanbul'un dışındaysa yaşadığınız yer bu parametre çok da işinize yarayacaktır. Bu doğrultuda düşündüğümde lise yıllarında bu kadar eğleneceğimi bilsem  istediğim üniversiteyi kazanamama kaygım çok daha fazla olacaktı, eminim.

Belki bu eğlence parametresinin yanına bir de çok insan tanımak gelebilir, çünkü yoldan geçene laf attığımı hatırlıyorum. Herkesle tanışmalı, bütün farklı düşünceleri görmeliydim. Belki de bu parametre çok farklı düşünceleri görerek farklılaşmam ve kendimimi oluşturmamı sağlamıştır. Şuna bir bakın; eskiden olsa kendimi arıyorum derdim.

Bunların yanına biliminsanı olma hevesimi koymuyorum çünkü daha çok başlarda bu istediğim tam bir hayal kırıklığına dönüştü. Öğretim araçlarını iyi kullanmaksa aklımdan hiç geçmedi diyebilirim, yan dal ya da çap gibi. Okula ilk başlarken ortalamam yüksek olsun istemedim değil ona da daha sonra elbette değineceğim.

Eğlence parametresini hala iyi kullanamadığımı düşünüyorum, belki çok partiye gittim, İstanbul'da kimsenin bilmediği noktalara uğradım, bir sürü spor yaptım ama yeterince çılgın olamadım. Ama bence eğlencenin parametresi  çılgınlık olmamalı, sana özel bir şey. Maalesef özel olan ne varsa pahalıydı ve benim başarı bursum ancak ders çalışırken beslenmeme yetiyordu.

Yeşil pasaportum olmasına rağmen içini dolduramadım, ama daha kötüsü öyle arkadaşlarımla ülke içinde gezdiğim tatiller de yapmadım. Üniversite eğlencesi biraz da bunları kapsamaz mı? Bunun dışında elbette sinema, tiyatro, konser gibi etkinliklere bolca katıldım Üzüldüğüm sanata ilgim olmasına rağmen sanatsal bir grubun içinde olmadım.

Sanatsal bir grup demişken üniversitenin en önemli işlevlerinden biri de size hangi grubun içinde olmanız gerektiğini göstermesi, gösteremediği yerde de kendi grubunuzu kurmanızı sağlaması denebilir. Tabi bu üniversite içinde de kalmıyor, üniversitenin dışına İstanbul'da binbir farklı düşüncenin hakim olduğu gruplara kadar yayılabiliyor.

Birinci parametre üzerinden nasıl mutlu olacağımı öğrendim, ne zaman neleri yaptığımda eğlendiğimi, hangi grupların içinde kendimi rahat hissettiğimi ve hissedeceğimi, hobilerimi öğrendim. Kendimi mutluluk ve eğlence üzerinden deneye, yanıla ve sıkıla, korka tanımaya çalıştım. Kendimi deneyimlerden inşa ettim ve etmeye devam ediyorum.

Şimdi gelelim ikinci parametreye, bu parametre beni değiştirdi ve dönüştürdü.  Dönüştürdüğü şey başta aileme, sonrasında arkadaşlarıma, bir adım ötede topluma ve üniversiteye yabancıydı ve yadırganmalıydı. 18 yıllık eğitimin sonunda aldığım katı şekil sarsılarak şekillendirmeliydi ve bu da ancak yanlışları apaçık görmekle mümkün olabilirdi.

Kimilerinin hayatında bu tür yanlışlamalar çok okumanın getirdiği bilgelik sonunda kendini gösterirken ben de bu yeni tanıştığım insanların bazı farklı düşüncelerinin benim doğrularıma ne kadar uzak olduğunu farketmem ve putlarımın yıkılmasıyla kendini gösterdi.

En temelinde sarsılan en sıkı sahip olduğumdu, ilk dönem bir takım sebeplerden dolayı hiç sevmediğim cemaatin yurtlarında kalmak zorunda kaldım. Çok yakın arkadaşlıklar edindim, içlerinde birçoğu da hala çok yakın arkadaşım. Bütün bir yurdun sabah namazı kıldığı bir ortamda sadece ben fosur fosur uyuyordum ve kimse bana bir şey demiyordu. Sonra  dışarıdan baskı olarak görülen şeyin belki de kişilerin istediği bir yaptırım olabileceğini fark ettim. Acaba ben kendime hangi yaptırımların uygulanmasına müsaade ediyordum?

Kritik bir soruydu ve sorgulamalarım sonucunda hayatımda hunharca dayatılan bir başarılı olma durumunun varlığını keşfettim. Hep çalışmak ve önüme konulan görevi başarıyla tamamlamak zorundaydım. Hatta başarılı olamayacağım alanlara çoğu zaman yaklaşmıyordum bile. Başarısız olmak beni ciddi anlamda korkutuyordu, ünvanını kaybeden bir ağır siklet olmak istemiyordum. Üzerimde bana yapışmış başarı ünvanları vardı. Önümdeki 4 yıl boyunca hep bunlarla uğraştım.

Başarılı olmamak insanı gerçekten çok rahatlatıyor, herkes çalışırken dizi izliyordum, bazen kitap okumaca ve çoğu zaman da dışarısı. Geleceğim konusuda duyduğum en büyük endişe yeteneklerimin farkında olmamaktı, kendime çok vasıfsız görünüyordum. İşte bu çalışmadığım zamanlarda kendimle uğraşacak çok vaktim oldu, önümde olan her şeyi sorguladım.

Bu arada bir sürü klübe gidiyordum, bir dönem dalışa, dansa, dağcılığa gittim. Her türlü grubun etkinliğine katıldım. Okulun en büyük avantajlarından biri olan klasik müzik konserlerine her çarşamba gittim. Mithat Alam Film Merkezi'nde çarşamba ya da perşembe olan söyleşilere katıldım. YGA gibi bir sosyal sorumluluk kuruluşunda hayatıma çokça dokunan insanlarla tanıştım. Yani tanıştım da tanıştım, üniversitede derslere gitmek hariç her şeyi yaptım.

Birinci sınıfın yazında Amerika'ya Work and Travel programıyla gittim. Çok önemli bir değerim daha yıkılıyordu, din. Yenisini inşa etmek zorunda kalacağım birçok düşüncenin hala nasıl sorgulanmadan beynimde kaldığına anlam veremiyordum. Herkesin Hristiyan olduğu bir ortamda Ramazan ayındaydım ve hayatımda ilk defa oruç tutmuyordum. Havuzda çalışırken Hristiyanlar bazı sorular soruyordu ve o güne kadar bu konuları hiç düşünmediğimi farkediyordum.

Kafam epey bir karışmıştı,  hemen tabletime Kuran uygulamasını indirip okudum. Doğru bildiklerimden bazıları yanlış, yanlış bildiklerimden bazılarıda doğruymuş, gördüm. Havada asılı duran tonla sorum vardı ve bu sorulara hocaların verdiği cevaplar yetmiyordu. Türkiye'ye döndüğüm zaman artık o eski müslüman olmam mümkün değildi, kendimi Gregor Samsa gibi hissediyordum. Yataktan kalkmak gerçekten güçtü bu hantal gövdeyle.

Bundan sonrasında çok daha kavramsal sorular üzerinden Tanrı'yı anlamam gerektiğini farkettim ve bunu yaparken de Tanrı'nın aslında olmayabileceğini de düşünerek yaptım bunu. Birilerine göre imanın şartlarını bozmuştum, birilerine göre de yaptığım çok sevaptı. İşte burada durdum, daha fazla bu sevap düşüncesi üzerinden ilerleyemezdim. Kendimce Tanrı'yla olan bütün ilişkimi bilgeliğe ulaşmaya indirgedim. Artık kalıplar dahilinde düşünmem mümkün değildi, ayrıca mezhebimin tanımından çokça uzaklaşmıştım. Kendime Hanefi demeyi de böylece bırakmış oldum. Tabi bu demek değil ki ben doğru yolu buldum, ben sadece kendi seçimlerimi yapmaya başlamıştım.

Amerika'dan döndüğüm zaman artık 3. Kuzey Yurdu'nda kalacağımı öğrendim, odadakilerin biri hariç diğer 4 arkadaşım Kürt'tü. Açıkçası o güne kadar hiç Kürt arkadaşım olmamıştı, hiç birarada da kalmamıştım. Yani belki kaldım farketmedim, hiçbir zaman benim için önemli bir konu olmamıştı milliyet meselesi. Sonuçta aynı topraklar altında yaşayıp, anlaşabiliyorduk. İlk başlarda odadaki bazı söylemler gerçekten canımı sıkıyor ve onlara karşı tavır almama neden oluyordu ;yani onları ötekileştiriyordum. Sonra içlerinden biriyle arkadaş oldum, sıkıntılarını dinledim, düşüncelerini ve yaşamını öğrendim.

Size o arkadaşımın yaşamını dinlerkenki halimi anlatmam mümkün değil, samimiyetinde bana söylenen bütün yalanların taraflılığını ve haksızlığını farkettim.  Boğazıma insanlığım düğümlendi nasıl da bazı şeyleri görmemezlikten geldiğimi anladım. Bana öğretilen her şeyi sorguladığım 6 aylık bir döneme bu konuşma sonrasında girdim. Bildiğim her şey ciddi anlamda yanlış olabilirdi, bana kurdukları sirkin içinde kendimce eğleniyor olabilirdim. Bir anda o Sartre'ın meşhur bulantısını yaşadım.

Hayatımda her şeyin kötü gittiği bir ortam oluşmuştu, zaten en başında çelişkilerin içinde boğulmuştum. Beni ben yapan bana dair hiçbir şey yoktu. Uğraşmalıydım ve diğerleri gibi kolay uğraşlar değildi bu sefer ki. Ailemin ve toplumun bana zamanında dayattığı değerlerinin çoğundan koptum, çoğunu yeniledim, bir kısmını da güçlendirdim.

Tam sorgulamamım belli bir aşamasına geldiğimi düşünmeye başlamıştım ve hayatımda her şey düzelmeye başlamıştı ki. ;marjinal diye nitelendirilebilecek bir insanla tanıştım, bilmediğim bir dili konuştuğuna yemin edebilirdim. Biliyorum dediğim çoğu şeyi aslında bilmediğimi çok güzel bir şekilde gösterdi. Hala daha "demokrasi halkın kendi kendini yönetmesidir" diyen bir ilkokul zihniydim ben. Kompleks problemleri ancak kağıt üzerinde çözebilen farkındalık duygusu ve merağı çocukluğunda kalmış bir zihniyet.

Daha Fransız Devrimini bilmiyorum, Fransız Devrimini bilmeyen bir zihniyet nasıl olur da bugünü anlayabilir? Bireyden bahsedildi bana, ve tecrübelerimle birçok kez sorulan bu sefer kavramsal düzlemde soruldu. Üniversitede eğitim almadığımı farketmem de zannediyorum böylece oldu. Kitaplardan da öğrenebileceğim bilgilerin bir personel tarafından dillendirildiği bir öğretim alıyordum sadece.

Şimdi üniversiteye başlasaydım şunların bilincinde olurdum; yanımda sürekli benden farklı düşünen bireyler olmalı, dışarda bir yerde senin gibi düşünen senin yaptıklarından zevk alan bir grup insan var ve bunlar haftada bir kere toplanıyorlar, eğitim almak için Türkiyede'ki üniversiteler tercih konusu olamaz, kendimi eğitmek için belli başlı temel eserleri okumam lazım ve okumadan öncede neyi okumam gerektiğini okumalıyım. Ben olsam olaya böyle bakardım...

13 Temmuz 2014 Pazar

Bilgi ve Bilinç



İçimde yükselen sesleri durduramıyorum; saat 4.37... Bilgi ile bilinç arasındaki farkı görmesi 22 yıl almamalı bir insanın. Demokrasinin tanımını 22 yaşında hala "halkın kendi kendini yönetmesidir" diye yapıyorsa bir durup şöylemesine düşünmelidir. İşte saat 4.37 ve bunları 22 yıl sonra bugün düşünüyorum.

Nasıl oluyorda bu ülkenin en iyi üniversitesinde ki neye göre iyi olduğunu iyice sorgulamak gerekir okuyorum. Okuyor muyum? Okumak doğru bir değerlendirme aracı olmayabilir, en güzeli düş kurmaktan ötede düşünmek! Düşünüyor muyum? Neden düşünmeliyim sorusunun cevabını bana düşündürtmeyen bir sistemin içinde ne kadar düşünebilirim?

Bazen dev bir kavramın ufak bir yansıması bile çok büyük farkındalıklara götürebiliyor. En önemli farkındalık daha doğrusu en önemli hakkın şu yaşadığımız 21. yüzyılda birey olmak ve birey kalabilmek olduğunu görüyorum. Birey kendisinin, dünyanın ve haklarının farkında bu yüzden bütün yaşamının sorumluluğunu üzerine almış.

Birey olmak demek aileni karşına alarak ne olmak istediğini söylemek demek, üniversiteni karşına alarak duruşunu göstermek ve devletin uygulamalarına karşı biz bunu istiyoruz diyebilmek. Birey olmak demek olanları izlemek demek değil, olanları yaratmak demek en küçük olsa bile sistemi döndüren çarkın parçası olmak demek. Yani çark dengede dursun diye konulmuş küçük ağırlıklar olmaktan bahsetmiyorum, çarkı döndürmekten bahsediyorum.

Birey denilen kavramın önemini gördükten sonra ve birey gibi düşünmeye başladığında o zaman eğitim adına taleplerinin ne kadar düşük olduğunu farkediyorsun. Ve cahil sözcüğünü üzerine alınmayan hatta bunu bir komedi malzemesi olarak kullanan sözde eğitimli kişilerin aslında ne kadar çok bildiklerini görüyorsun. Peki nasıl oluyor da bilgi beraberinde bilinci getirmiyor?

Ne tür bir bilgi beraberinde bilinç getirir? Temelde basit gibi görünen ve bütün insanlık tarihine miras bırakılmış bir bilgi çoğu zaman böyle bir etkiyi beraberinde getirir. Fransız Devrimi gibi bir olayı düşünelim. Yeni bir çağ başladı ve çeşitli düşünce akımları, kavramlar ortaya çıktı. Bu çağı anlayabilmek için önce Fransız Devrimi'ni anlaman gerekiyor, peki gerçekten anladığını düşünüyor musun? Bugün kendime Fransız Devrimi'nin olmasını sağlayan kaç aydını okuduğumu sorduğumda hadi daha basidini sorayım "insan özgür doğar" diyen zihniyete bunu söyletenin ne olduğu sorduğumda aldığım cevaplar beni tatmin etmiyor.

 Daha anlamadığım o kadar çok kavram, olay ve düşünce var ki ister istemez 22 yıllık hayatımda nasıl bir eğitim aldığımı sormak durumunda kalıyorum. Bu nasıl bir eğitimdir ki bana birey nedir öğretmemiş, demokrasiyi anlatmamış, Fransız devrimi'ni sorgulatmamış? Siyaset, felsefe, bilim, sanat , laiklik gibi başlıkları söylememe zannediyorum gerek yoktur. İşte böylece saat 5. 30 oldu, bir saat daha geçti...

21 Haziran 2014 Cumartesi

Arayış


Bu karanlık, dar sokaklarda
Kimler yürür?
Işıklı, eski hanlardan gelen
Bu kahkahalar kimin?

Şu dillerini hiç anlamadığım insanlar
Ne konuşurlar?
Kediler kimsesizler, çocuklar kimsesizler
Köşebaşları tututulmuş.

Bu yağmuru gözlerime yağdıran kim?
Göremediğim gibi
Aldığım nefesi hissedemediğim gibi
Hissedemiyorum

Sahi bu sokaklarda benimle
Aynı şeyleri düşünen kim?
Bu yolları kim yaratmış
Nereye gitsem bulamıyorum! 

17 Haziran 2014 Salı

Kadın Adama Güler


Kadın adama güler, adam yüzünü döner ve gider. Gitmesi gerekir en azından en içinde bunu düşünür. Adam bağlanmayı sevmiyor, adam bu dünyanın nasıl bir yer olduğunun farkında. Farkındalıkları okudukları kadar değil, yaşadıkları kadar hiç değil. Sanki doğuştan getirdiği bir yaranın izlerini taşıyor, kendi algısının kahramanı olan her birey gibi.

Kitaplar insana nasıl dost olur öğrenen herkes gibi insanlarla olan dostluklarında zorlanıyor, özenle seçilmiş cümleler gibi yaşamak istiyor. En azıyla en fazlası arasında yaşadığı duyguların  gelgitlerinde çok mu savrulmuş, kaldırabilir mi bir dostluk bunu? Alalade verilmiş cevapları kendine mutlak doğru kabul eden bir dünyanın içinde sürekli sorduğu sorularla kafaları şişirmemiş miydi?

Bugüne kadar bana sorulan soru en derininde neden bu kadar çok soru sorduğumdu, ben de kendimce kendimi arıyorum diye cevap vermiştim. Kendini aramak ne demek? Tatlı bir büyünün peşinden giden ortaçağ filozofu simyacılar gibi sözde güzel özde boş bir arayış. 20. yüzyılda mutlak doğrular kendini özgür vicdana bıraktı, bundan sonra kendini oluşturmak var.

Keşke bu kadar geç karşılaşmasaydım bu terimle, o zaman mana alemi denen bilinmeze dalmak yerine en derin nefesi alarak yaşardım. O zaman mutlak doğrularımla yargılamazdım kendimi, o zaman hep varmaya çalışmazdım. Bütün bunlar pişmanlık cümleleri değil ama hala birilerinin tecrübelerinden yararlanamıyor olmak gerçekten de acı verici. İnsanlık tarihinin bunca çabası, yan yana dizilen bunca karakter bunca cümle sadece kendini arayan adam için.

Kendini oluşturan insan neyin bilincinde sorusu tam da burada devreye giriyor. Bence sınırlı yaşamın sınırsızlığının sınırlı sayıda method kullanılarak anlaşılabileceğinin farkında. Bir karakteri oluşturan sınırlı sayıda element yani temel dediğimiz belki kesin sınırlarıyla değil ama kendimi tanımıyorum ben sonucuna ulaştıracak kadar net olmalı. Kendini tanımayan kendini oluşturamaz çünkü toplumun bir ürünü olduğunun farkında değildir, en başta da ailesinin...

100 temel eseri temel yapan nedir sorusunun cevabı da bu temel arayışın içinde yatmaktadır. Bana ana renkleri göstermelisin ki ben sana tonlarını verebileyim. Bugün hala ana renkleri tanımıyor olmak beni üzüyor, bu iyi bir eğitim alamamanın verdiği üzün elbette. Ölümün olduğu bir dünyada nasıl bir ben yaratmam gerektiğine karar veremememin bedelini standart bir hayat yaşarak ödüyorum. Bu başka bir hayata duyulan özlem; elbette tablosuna gerçeklik hissini vermesi gereken ressamın bulması gereken yeni tonları ararken ki yılmışlığı hissediyorum.

Kadınla ne alakası var bunun diye sorma, o başlattı; gülmeseydi böyle dönmezdim kendime  ve gittikçe kapanan bir çiçek gibi sırrımı içime akıtmazdım. Sınırlarımı her farkettiğimde gitmek istemezdim böyle, gidemediğim her gün için bin kere sıkılmazdım. Kadın ne kadındı ama...


14 Haziran 2014 Cumartesi

Özgelecek



Sevgili blog ,
Galiba ben boş adamım, özgeçmişime yazdıklarım beni tatmin etmiyor yani diyorum ki özgeçmişimde bir tek fotoğrafım var. Şimdi yaratan uğraşmış, çabalamış haksızlık etmek olmaz diyerek fotoğrafla hiç oynamaya girişmedim. Bu arada özgeçmişimi babama yazdırmak lazım, neler yazar yetenekli adamdır. Biraz önce boş gördüğün sayfa, inci gibi yazıyla süslenmiştir bir kaç dakika sonra.

Tamam tamam bütün bu durakları geç göğe bakalım diyorsun diyorsun da daha bugün tanışmadın mı Sartre amcayla, o pek katılmıyor senin bu fikrine. Bir kere varsan özünü kendin yaratmalısın diyor, halbuki biz hep o muhteşem özü aramamış mıydık? Arasan bulunmaz, aramasan hiç bulunmaz ne demek şimdi anlıyorum. Aranılanı statik kılan zihnimin az gelişmişliğinden sanırım yıldım.

Bu da olmadı bütün bu konular bana uzak, bana yakın olan zamanla ilgili. Ne kadar da lineer bir şekilde akıyor değil mi, tik taklarla sayabiliyorum. Bazen benim tik taklarla saydığımı parmaklarıyla sayan bir çocuk yaşını söylüyor. Zannediyorum bugün benim doğum günüm, 22. yaşımı kutluyorum. Acaba anlatsam kaç saat sürer, ne kadarını aklımda tutabilmişim. Kendini zorlama, senden bir  elbiselik kumaş çıkmaz bu krala. Oğuz ne diyorsun dur karıştırma!

Neyse şimdi asıl konuya gelelim, bu yılımı Sartre'a adadım. Hayır mevzu bu değil, diyorum ki abim hep derdi yapmazdım; hadi kendime bir özgelecek yazayım. Hem böyle olursa yarışma gibi olur, uzun koşu, bir yıllık... Sen şimdi diyorsun boş olan özgeçmişime bakarak ve kesinkes gülerek bu özgelecekte ne olabilir. Açıkçası ben de pek umutlu değilim, hatta daha yazacak bir şey bulamadığımdan konuyu uzatıyorum.

İşin yok mu diye sor bakalım bana, sor da al cevabını, gerçekten yok. Yani şimdi içimi sana dökmesem, en iyi ihtimal uyurum. Uyumayı lütfen faydasız görme bir sürü rüya görüyorum, hayal gücüm kendi içine açılıyor; bilinçaltımda fena sayılmaz. Madem böyle sevgili özgelecek sana düşeceğim ilk not bu boşluk adına olsun. Bu sene mesela hiç boş vaktim olmasın. Demesi kolay da ben bu 24 saati nasıl dolduracağım bay özgelecek.

Şimdi neler yapabileceğime şöyle bir göz atalım; spor, kitap okumaca, film izlemece, gezmece, ders çalışmaca. Çok sıkıcısın; insanın özgeleceği bu kadar sıkıcı olur mu ya, boşken daha tatlıydın. Biraz özenelim de düzelsin. O zaman gelsin; bu yıl çok özel 6 mekan keşfedeceğim. Her biri en az deliler kahvesi kadar özel olacak hayatımda ve hayatımın seyrini değiştirecek. Aslında özgeçmişim o kadar da boş değil miymiş? Özgeçmişime Deliler Kahvesini yazıyorum.

Neden Deliler Kahvesini yazdığımı da anlatayım tam olsun, hem böylece bir mekanı özel kılan parametreleri de kendimce anlatmış olurum. Bizim oralarda bir deli gördüler mi hep alay ederlerdi, esnaf falan da delinin üzerinden komiklikler, şakalar çıkarmaya kalkardı. Ben pek tasvip etmezdim bunu elbette, ama bir nokta var ki çok önemli; hayatımda hiç bir deliyi umursamamıştım, onu bir birey olarak görmemiştim. Onlar yaptıklarından sorumlu tutulamayacak zavallılardı gözümde. Deliler Kahvesi'nde onlara selam verip hal hatır sormayı öğrendim, kendi akıllığımla başkalarının zekasını tartmamayı öğrendim, bir delinin gayet normal davranışları olabileceğini öğrendim. Yani benim akıllılık terazimi kırdılar, öyle her şeyi teraziye koyan zihniyetimi kırdılar. Özeli özel yapan galiba sayısı gayet bol olan zincirlerimi kırması.

Bu yıl leş gibi kitap okumayacağım, ayda sadece iki tane kitap ama öyle böyle kitaplar olmayacak hakkında detaylı araştırma yapılmış, okunduğunda kattıklarıyla bu neymiş diyebileceğim kitaplar. Hatta öyle ki bundan sonraki bir ayımı geriye kalan 11 ayda okuyacağım 22 kitabı belirlemekle geçireceğim. Tabi bunlara şiir kitapları dahil değil, şiir hayatıma bambaşka bir şekilde girdi, yeri çok özel; hissettirdiklerini tecrübe etmek, tecrübe ettiğini hissetmek kadar güzel olanı başka ne verebilir. Diğer okuduğum kitapları anmanın bir lüzumu yok onları playstation oynamakla aynı kefeye koyuyorum, can sıkıntısı ve stres atmaca.

Özgelecek film ve dizi mevzunu nasıl çözeceğiz diye sormuyorum onu biraz akışına bıraksan daha iyi edersin bu konuda zaten Babil gibi derneklere gidersen güzel öneriler gelecektir. Spor zaten yapıyorsun onda da bir problem yok. Bunlara ek olarak kesinlikle bir kısa film çekeceğim. Bunun üzerine ciddi anlamda eğiliyorum. Bütün bu hobi kısımları, entellektüel birikim kısmını anladık şimdi asıl noktaya gel sürekli geçiştiriyorsun. Para kazanmak için ne yapacaksın, hayatını nasıl idame ettireceksin.İdameyi cümle içinde en sonunda kullabildim özgelecek.

Özgelecek bugüne kadar biliyorsun ki devlet babamızın verdiği bursla güllük gülistanlık geçindik, lakin sen de biliyorsun ki bundan sonrasında çeşitli şirketlerin sorduğu; sen ne yapabiliyorsun sorusuyla muhatap olacaksın. Sence de artık neyden para kazanman gerektiğini bulman gerekmiyor mu, bence gerekmiyor. Nasıl kazanıyorsan kazan önemsemiyorum artık. Biliyorum ki ben bu hayatta bir şekilde katma değer yaratacağım ama yazıp, çizerek, film çekerek ama teknoloji üreterek bundan sonraki aşamalarda en önemli element katma değeri paraya dönüştürecek emeği ortaya koymaktır.

Bir yıl sonra bugün bu yazıyı okurken 6 mekan keşfetmiş, bu mekanlarda çok güzel insanlarla tanışıp hayatın ne kadar da güzel olduğunu düşünmüş olacağım. İşte bugün o insanlar hakkında çeşit çeşit anılar anlattığım bir gün olacak. Rengarenk bir tablo çizeceğim ve bu tablonun renkleri o insanlar olacak.Okuduğum 22 kitap zihnimin karanlık kısmını aydınlatacak aydınlık kısmını da karartacak yaşamak için aradığım altyapıyı bu kitaplarda bulmuş olacağım. Ekip halinde yaptığımız filmi izleyip yeni hayaller kuracağım, bol bol hikaye yazacağım. Nasıl geçineceğimi öğrenmiş, parayı cebine değil de arkaya bir yerlere atmış olacağım. Ve böyle özgelecek mi yazılı deyip güleceğim...

6 Haziran 2014 Cuma

Blog ve Ben


Sevgili blogum öyle büyük iç çelişkilerle oturudum ki karşına sen olmasan ölürdüm. İçimde yükselen sesler o kadar büyüyor ki gözümde, kimseyle konuşamaz oluyorum. Daha geçen gün senin sesini dinleyip de bir mektup vermiştim. Arkadaş kitaplardan seçtiğim bir işaretti mektup, kaderimdi. Ben şimdi kaderimi çıkarıp bir askıya asmak istiyorum.

Sevgili blogum nereden başlayayım, elif demekle olmuyor ki başlangıç ; anlam ifade etmesi için kelimelerin yürekten büsbütün dökülmeleri gerekiyor. Sana kendimden bahsetmek isterim, olmaya çalıştığım kendimden ya da olamadığım. Biliyorum halbuki doğru bir yaşamak söz konusu değil, biliyorum Wittgenstein'ı bütün bunlar dil oyunu. Ama bilmek anlamaya denk düşmüyor, bilmek hissetmeye yetmiyor.

Sevgili blogum Nazım'ın hissettiği huysuzluk var ya o ne tatlı huysuzlukmuş benim hissettiğimin yanında. Ben öyle bir huysuzluk hissediyorum ki; aynada karnımı iğneyle değişiyor şiirler ve kuyularıma inemiyorum şairin bahsettiği gibi. Ben çok bilmelerin adamıyım blogum, bilginin içinde boğulmuşum. Bilgi anlatmıyor kendini nasıl kullanmam gerektiğini.

Sevgili blogum hayatım hakkında bugüne kadar öne sürdüğüm en mantıklı fikir zamanında atalarımın tıp medreselerinde delilere uyguladığı tedavi, yani meşguliyet. Onlara bir iş verdiklerinde deliliklerini, dertlerini, hatta insanlıklarını unutuyorlar. Yani diyorum ki öyle çok işim olsun ki bu işlerin meşguliyeti içinde insanlığımı unutayım, yani diyorum ki kapitalizm hak din. Yani normalleşme yolunda delirmek istiyorum.

Sevgili blogum çok yakın bir dostum var, kendisiyle belki vardır belki yoktur bir felsefe yazmayı düşünüyoruz insan doğası üzerinden. Ama biz adına dialektik demek istemiyoruz çünkü insan için olan her zaman zıttıyla bilinmiyor ya da tam anlamıyla zıttına düşmüyor. Biz çelişkiler üzerine bir felsefe kurmak istiyoruz ve bütün kapıların çelişmezliğe çıkmasını. Ben ona çelişmezler felsefesi demek istiyorum lakin o kendine başka bir şey, işte felsefemizin özü bu.

Sevgili blogum sana günlük mualemesi yaptım, bütün içimdekileri döküyorum, insanlar anlamıyor ya da ben anlamıyor zannediyorum, üzülüyorum. Ben anlaşılmak, ben normal olmak, ben kendimden kurtulmak istiyorum. Daha küçük bir çocukken başlamıştı durağan olanın sıkıcılığı ve "her şey akar" dediğinde filozof ben bu akışı takip edememiştim. Kendi kısır döngülerimden dertler çıkardım, kendi kendimi yordum. Kimi okusam fayda etmez oldu, kiminle konuşsam sıkıldım.

Sevgili blogum acaba diyorum kendime seratonin enjekte etsem nasıl olur ya da dopamin ya da ne biliyim saf mutluluk. Ama ben mutluluğu aramıyorum, bilmiyorsun. Ben bazen sıcakcık bir yüreğin atışlarını bir bebek kaygısıyla ninni yapıp uyumak bazen de en güzel sesten en güzel şarkıyı dinlemek istiyorum. İstemek yetmiyor, ulaşamadıklarımdan dolayı edindiğim mutsuzluk kıskançlık denen lanet duyguya gebe kalıyor.

Sevgili blogum ben kısacası aşığım, hem de bildiğin ondan besleniyorum. Nasıl beslendiğimi ben de çözebilmiş değilim, saçma dediğim tonla şeyi yaşıyor üzerine de fallar bakıyorum. Bana bir çözüm önersen, bir yol, bir ilaç şöyle damardan enjekteli, yok bir çözümü yok. Mesela diyorum ki şimdi istediğin olsa, yanında olsan mutlu olur musun, elbette olurum blogum saçma sorular soruyorsun. Sana tekrar söylüyorum artık benim hissettiğimi mutlulukla anlatamazsın.

Sevgili blogum tamam haklısın kafam karıştı, gene çorba yaptım aklımı. Sen söylemiştin zaten modern şairleri okuma diye, eskiye hasret duymak en iyisiydi. Şimdi sen Birhan okuyorsun sen şimdi Veysi okuyorsun ama bilmiyorsun yazık ediyorsun kendine. Ucundan anladığın şu dünyanın binbir hallerini sana öyle bir gösterdiler ki bakamaz oldun baksan göremez oldun. Belki onlar aşık etmiştir seni, suçu onlara yüklemek istiyorum.

Sevgili blogum bu arada şunu da söylemek isterim bu ara arkadaş çevrem çok değişti. Hem de öyle çok değişti ki mesela Birhan Keskin var, Veysi Erdoğan var , Abdurrahman var. Deliler Kahvesi diye bir mekan, deliler, güney meydanda bir ağaç, pringles, bir de saatim var. Bunlara arkadaş dememin sebebi gün boyu dertleşiyor olmam ve olmadıkları zaman eksikliklerini hissediyor olmam. Diğerlerinin eksiklerini maalesef hissetmiyorum, aramıza küçük bir ayrılık düşse konuşmayacağım o kadar çok insan var ki.

Sevgili blogum arkadaş mevzuna gelmişken, sence insanın kaç tane arkadaşı olmalıdır? Kaç tane arkadaşım olsa kendimi yalnız hissetmezdim. Belki de arkadaş sayısıyla bir alakası yoktur diyorsun. Bu aralar gerçekten çok kötüyüm ama sen beni iyi tanırsın ne kadar kötü olursam neşem de o kadar yerinde oluyor. İnsanlara çok gülüp, insanları çok güldürüyorum; bence bir arkadaşın en önemli vazifesi bu. Mesela bir tane dostum var azıcık yüzümü assam neyin var diye soruyor, biliyorum levhadan haberi yok.

Sevgili blogum sana bir şeyi itiraf etmek istiyorum, eğer ailem olmasa hiç düşünmeden intihar ederim. Eğer ailemin yanında hissettiklerim olmasa içinde bulunduğum boşlukta intihar etmeme gerek kalmadan kıvrana kıvrana ölürdüm. Ama her zor durumumda onlara koşmak istemiyorum çünkü hayat bir noktadan sonra kendi ayaklarımın üzerine evrilmeli. Yani kendi ailemi kurmalı ve genişletmeliyim. Nasıl olacak bu bilmiyorum, kurduğum hayaller bile terkederken beni değişmez olana nasıl ulaşacağımı bulamıyorum.

Sevgili blogum sana daha bir çok şey anlatmak isterim lakin sen de biliyorsun ne anlatsam boş, içimdeki bu değişik duyguyu azaltmayacak, bu kendiliğinden artıp kendiliğinden azalan bir duygu. Adına artık huysuzluk demek de yetmiyor yeni bir kelime şart. Bütün haftamı bu duyguya bir isim bulmakla geçireceğimi söyleyerek sana veda ediyorum. Güzel hayallerle...