Sevgili blogum öyle büyük iç çelişkilerle oturudum ki karşına sen olmasan ölürdüm. İçimde yükselen sesler o kadar büyüyor ki gözümde, kimseyle konuşamaz oluyorum. Daha geçen gün senin sesini dinleyip de bir mektup vermiştim. Arkadaş kitaplardan seçtiğim bir işaretti mektup, kaderimdi. Ben şimdi kaderimi çıkarıp bir askıya asmak istiyorum.
Sevgili blogum nereden başlayayım, elif demekle olmuyor ki başlangıç ; anlam ifade etmesi için kelimelerin yürekten büsbütün dökülmeleri gerekiyor. Sana kendimden bahsetmek isterim, olmaya çalıştığım kendimden ya da olamadığım. Biliyorum halbuki doğru bir yaşamak söz konusu değil, biliyorum Wittgenstein'ı bütün bunlar dil oyunu. Ama bilmek anlamaya denk düşmüyor, bilmek hissetmeye yetmiyor.
Sevgili blogum Nazım'ın hissettiği huysuzluk var ya o ne tatlı huysuzlukmuş benim hissettiğimin yanında. Ben öyle bir huysuzluk hissediyorum ki; aynada karnımı iğneyle değişiyor şiirler ve kuyularıma inemiyorum şairin bahsettiği gibi. Ben çok bilmelerin adamıyım blogum, bilginin içinde boğulmuşum. Bilgi anlatmıyor kendini nasıl kullanmam gerektiğini.
Sevgili blogum hayatım hakkında bugüne kadar öne sürdüğüm en mantıklı fikir zamanında atalarımın tıp medreselerinde delilere uyguladığı tedavi, yani meşguliyet. Onlara bir iş verdiklerinde deliliklerini, dertlerini, hatta insanlıklarını unutuyorlar. Yani diyorum ki öyle çok işim olsun ki bu işlerin meşguliyeti içinde insanlığımı unutayım, yani diyorum ki kapitalizm hak din. Yani normalleşme yolunda delirmek istiyorum.
Sevgili blogum çok yakın bir dostum var, kendisiyle belki vardır belki yoktur bir felsefe yazmayı düşünüyoruz insan doğası üzerinden. Ama biz adına dialektik demek istemiyoruz çünkü insan için olan her zaman zıttıyla bilinmiyor ya da tam anlamıyla zıttına düşmüyor. Biz çelişkiler üzerine bir felsefe kurmak istiyoruz ve bütün kapıların çelişmezliğe çıkmasını. Ben ona çelişmezler felsefesi demek istiyorum lakin o kendine başka bir şey, işte felsefemizin özü bu.
Sevgili blogum sana günlük mualemesi yaptım, bütün içimdekileri döküyorum, insanlar anlamıyor ya da ben anlamıyor zannediyorum, üzülüyorum. Ben anlaşılmak, ben normal olmak, ben kendimden kurtulmak istiyorum. Daha küçük bir çocukken başlamıştı durağan olanın sıkıcılığı ve "her şey akar" dediğinde filozof ben bu akışı takip edememiştim. Kendi kısır döngülerimden dertler çıkardım, kendi kendimi yordum. Kimi okusam fayda etmez oldu, kiminle konuşsam sıkıldım.
Sevgili blogum acaba diyorum kendime seratonin enjekte etsem nasıl olur ya da dopamin ya da ne biliyim saf mutluluk. Ama ben mutluluğu aramıyorum, bilmiyorsun. Ben bazen sıcakcık bir yüreğin atışlarını bir bebek kaygısıyla ninni yapıp uyumak bazen de en güzel sesten en güzel şarkıyı dinlemek istiyorum. İstemek yetmiyor, ulaşamadıklarımdan dolayı edindiğim mutsuzluk kıskançlık denen lanet duyguya gebe kalıyor.
Sevgili blogum ben kısacası aşığım, hem de bildiğin ondan besleniyorum. Nasıl beslendiğimi ben de çözebilmiş değilim, saçma dediğim tonla şeyi yaşıyor üzerine de fallar bakıyorum. Bana bir çözüm önersen, bir yol, bir ilaç şöyle damardan enjekteli, yok bir çözümü yok. Mesela diyorum ki şimdi istediğin olsa, yanında olsan mutlu olur musun, elbette olurum blogum saçma sorular soruyorsun. Sana tekrar söylüyorum artık benim hissettiğimi mutlulukla anlatamazsın.
Sevgili blogum tamam haklısın kafam karıştı, gene çorba yaptım aklımı. Sen söylemiştin zaten modern şairleri okuma diye, eskiye hasret duymak en iyisiydi. Şimdi sen Birhan okuyorsun sen şimdi Veysi okuyorsun ama bilmiyorsun yazık ediyorsun kendine. Ucundan anladığın şu dünyanın binbir hallerini sana öyle bir gösterdiler ki bakamaz oldun baksan göremez oldun. Belki onlar aşık etmiştir seni, suçu onlara yüklemek istiyorum.
Sevgili blogum bu arada şunu da söylemek isterim bu ara arkadaş çevrem çok değişti. Hem de öyle çok değişti ki mesela Birhan Keskin var, Veysi Erdoğan var , Abdurrahman var. Deliler Kahvesi diye bir mekan, deliler, güney meydanda bir ağaç, pringles, bir de saatim var. Bunlara arkadaş dememin sebebi gün boyu dertleşiyor olmam ve olmadıkları zaman eksikliklerini hissediyor olmam. Diğerlerinin eksiklerini maalesef hissetmiyorum, aramıza küçük bir ayrılık düşse konuşmayacağım o kadar çok insan var ki.
Sevgili blogum arkadaş mevzuna gelmişken, sence insanın kaç tane arkadaşı olmalıdır? Kaç tane arkadaşım olsa kendimi yalnız hissetmezdim. Belki de arkadaş sayısıyla bir alakası yoktur diyorsun. Bu aralar gerçekten çok kötüyüm ama sen beni iyi tanırsın ne kadar kötü olursam neşem de o kadar yerinde oluyor. İnsanlara çok gülüp, insanları çok güldürüyorum; bence bir arkadaşın en önemli vazifesi bu. Mesela bir tane dostum var azıcık yüzümü assam neyin var diye soruyor, biliyorum levhadan haberi yok.
Sevgili blogum sana bir şeyi itiraf etmek istiyorum, eğer ailem olmasa hiç düşünmeden intihar ederim. Eğer ailemin yanında hissettiklerim olmasa içinde bulunduğum boşlukta intihar etmeme gerek kalmadan kıvrana kıvrana ölürdüm. Ama her zor durumumda onlara koşmak istemiyorum çünkü hayat bir noktadan sonra kendi ayaklarımın üzerine evrilmeli. Yani kendi ailemi kurmalı ve genişletmeliyim. Nasıl olacak bu bilmiyorum, kurduğum hayaller bile terkederken beni değişmez olana nasıl ulaşacağımı bulamıyorum.
Sevgili blogum sana daha bir çok şey anlatmak isterim lakin sen de biliyorsun ne anlatsam boş, içimdeki bu değişik duyguyu azaltmayacak, bu kendiliğinden artıp kendiliğinden azalan bir duygu. Adına artık huysuzluk demek de yetmiyor yeni bir kelime şart. Bütün haftamı bu duyguya bir isim bulmakla geçireceğimi söyleyerek sana veda ediyorum. Güzel hayallerle...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder