25 Temmuz 2014 Cuma

Üniversiteye Başlarken 2


Kampüse girdiğim zaman üniversite hayatını değerlendirmek için aklımda sadece bir parametre vardı, o da eğlence. Eğer lisede çok çalışmışsanız ve İzmir ya da İstanbul'un dışındaysa yaşadığınız yer bu parametre çok da işinize yarayacaktır. Bu doğrultuda düşündüğümde lise yıllarında bu kadar eğleneceğimi bilsem  istediğim üniversiteyi kazanamama kaygım çok daha fazla olacaktı, eminim.

Belki bu eğlence parametresinin yanına bir de çok insan tanımak gelebilir, çünkü yoldan geçene laf attığımı hatırlıyorum. Herkesle tanışmalı, bütün farklı düşünceleri görmeliydim. Belki de bu parametre çok farklı düşünceleri görerek farklılaşmam ve kendimimi oluşturmamı sağlamıştır. Şuna bir bakın; eskiden olsa kendimi arıyorum derdim.

Bunların yanına biliminsanı olma hevesimi koymuyorum çünkü daha çok başlarda bu istediğim tam bir hayal kırıklığına dönüştü. Öğretim araçlarını iyi kullanmaksa aklımdan hiç geçmedi diyebilirim, yan dal ya da çap gibi. Okula ilk başlarken ortalamam yüksek olsun istemedim değil ona da daha sonra elbette değineceğim.

Eğlence parametresini hala iyi kullanamadığımı düşünüyorum, belki çok partiye gittim, İstanbul'da kimsenin bilmediği noktalara uğradım, bir sürü spor yaptım ama yeterince çılgın olamadım. Ama bence eğlencenin parametresi  çılgınlık olmamalı, sana özel bir şey. Maalesef özel olan ne varsa pahalıydı ve benim başarı bursum ancak ders çalışırken beslenmeme yetiyordu.

Yeşil pasaportum olmasına rağmen içini dolduramadım, ama daha kötüsü öyle arkadaşlarımla ülke içinde gezdiğim tatiller de yapmadım. Üniversite eğlencesi biraz da bunları kapsamaz mı? Bunun dışında elbette sinema, tiyatro, konser gibi etkinliklere bolca katıldım Üzüldüğüm sanata ilgim olmasına rağmen sanatsal bir grubun içinde olmadım.

Sanatsal bir grup demişken üniversitenin en önemli işlevlerinden biri de size hangi grubun içinde olmanız gerektiğini göstermesi, gösteremediği yerde de kendi grubunuzu kurmanızı sağlaması denebilir. Tabi bu üniversite içinde de kalmıyor, üniversitenin dışına İstanbul'da binbir farklı düşüncenin hakim olduğu gruplara kadar yayılabiliyor.

Birinci parametre üzerinden nasıl mutlu olacağımı öğrendim, ne zaman neleri yaptığımda eğlendiğimi, hangi grupların içinde kendimi rahat hissettiğimi ve hissedeceğimi, hobilerimi öğrendim. Kendimi mutluluk ve eğlence üzerinden deneye, yanıla ve sıkıla, korka tanımaya çalıştım. Kendimi deneyimlerden inşa ettim ve etmeye devam ediyorum.

Şimdi gelelim ikinci parametreye, bu parametre beni değiştirdi ve dönüştürdü.  Dönüştürdüğü şey başta aileme, sonrasında arkadaşlarıma, bir adım ötede topluma ve üniversiteye yabancıydı ve yadırganmalıydı. 18 yıllık eğitimin sonunda aldığım katı şekil sarsılarak şekillendirmeliydi ve bu da ancak yanlışları apaçık görmekle mümkün olabilirdi.

Kimilerinin hayatında bu tür yanlışlamalar çok okumanın getirdiği bilgelik sonunda kendini gösterirken ben de bu yeni tanıştığım insanların bazı farklı düşüncelerinin benim doğrularıma ne kadar uzak olduğunu farketmem ve putlarımın yıkılmasıyla kendini gösterdi.

En temelinde sarsılan en sıkı sahip olduğumdu, ilk dönem bir takım sebeplerden dolayı hiç sevmediğim cemaatin yurtlarında kalmak zorunda kaldım. Çok yakın arkadaşlıklar edindim, içlerinde birçoğu da hala çok yakın arkadaşım. Bütün bir yurdun sabah namazı kıldığı bir ortamda sadece ben fosur fosur uyuyordum ve kimse bana bir şey demiyordu. Sonra  dışarıdan baskı olarak görülen şeyin belki de kişilerin istediği bir yaptırım olabileceğini fark ettim. Acaba ben kendime hangi yaptırımların uygulanmasına müsaade ediyordum?

Kritik bir soruydu ve sorgulamalarım sonucunda hayatımda hunharca dayatılan bir başarılı olma durumunun varlığını keşfettim. Hep çalışmak ve önüme konulan görevi başarıyla tamamlamak zorundaydım. Hatta başarılı olamayacağım alanlara çoğu zaman yaklaşmıyordum bile. Başarısız olmak beni ciddi anlamda korkutuyordu, ünvanını kaybeden bir ağır siklet olmak istemiyordum. Üzerimde bana yapışmış başarı ünvanları vardı. Önümdeki 4 yıl boyunca hep bunlarla uğraştım.

Başarılı olmamak insanı gerçekten çok rahatlatıyor, herkes çalışırken dizi izliyordum, bazen kitap okumaca ve çoğu zaman da dışarısı. Geleceğim konusuda duyduğum en büyük endişe yeteneklerimin farkında olmamaktı, kendime çok vasıfsız görünüyordum. İşte bu çalışmadığım zamanlarda kendimle uğraşacak çok vaktim oldu, önümde olan her şeyi sorguladım.

Bu arada bir sürü klübe gidiyordum, bir dönem dalışa, dansa, dağcılığa gittim. Her türlü grubun etkinliğine katıldım. Okulun en büyük avantajlarından biri olan klasik müzik konserlerine her çarşamba gittim. Mithat Alam Film Merkezi'nde çarşamba ya da perşembe olan söyleşilere katıldım. YGA gibi bir sosyal sorumluluk kuruluşunda hayatıma çokça dokunan insanlarla tanıştım. Yani tanıştım da tanıştım, üniversitede derslere gitmek hariç her şeyi yaptım.

Birinci sınıfın yazında Amerika'ya Work and Travel programıyla gittim. Çok önemli bir değerim daha yıkılıyordu, din. Yenisini inşa etmek zorunda kalacağım birçok düşüncenin hala nasıl sorgulanmadan beynimde kaldığına anlam veremiyordum. Herkesin Hristiyan olduğu bir ortamda Ramazan ayındaydım ve hayatımda ilk defa oruç tutmuyordum. Havuzda çalışırken Hristiyanlar bazı sorular soruyordu ve o güne kadar bu konuları hiç düşünmediğimi farkediyordum.

Kafam epey bir karışmıştı,  hemen tabletime Kuran uygulamasını indirip okudum. Doğru bildiklerimden bazıları yanlış, yanlış bildiklerimden bazılarıda doğruymuş, gördüm. Havada asılı duran tonla sorum vardı ve bu sorulara hocaların verdiği cevaplar yetmiyordu. Türkiye'ye döndüğüm zaman artık o eski müslüman olmam mümkün değildi, kendimi Gregor Samsa gibi hissediyordum. Yataktan kalkmak gerçekten güçtü bu hantal gövdeyle.

Bundan sonrasında çok daha kavramsal sorular üzerinden Tanrı'yı anlamam gerektiğini farkettim ve bunu yaparken de Tanrı'nın aslında olmayabileceğini de düşünerek yaptım bunu. Birilerine göre imanın şartlarını bozmuştum, birilerine göre de yaptığım çok sevaptı. İşte burada durdum, daha fazla bu sevap düşüncesi üzerinden ilerleyemezdim. Kendimce Tanrı'yla olan bütün ilişkimi bilgeliğe ulaşmaya indirgedim. Artık kalıplar dahilinde düşünmem mümkün değildi, ayrıca mezhebimin tanımından çokça uzaklaşmıştım. Kendime Hanefi demeyi de böylece bırakmış oldum. Tabi bu demek değil ki ben doğru yolu buldum, ben sadece kendi seçimlerimi yapmaya başlamıştım.

Amerika'dan döndüğüm zaman artık 3. Kuzey Yurdu'nda kalacağımı öğrendim, odadakilerin biri hariç diğer 4 arkadaşım Kürt'tü. Açıkçası o güne kadar hiç Kürt arkadaşım olmamıştı, hiç birarada da kalmamıştım. Yani belki kaldım farketmedim, hiçbir zaman benim için önemli bir konu olmamıştı milliyet meselesi. Sonuçta aynı topraklar altında yaşayıp, anlaşabiliyorduk. İlk başlarda odadaki bazı söylemler gerçekten canımı sıkıyor ve onlara karşı tavır almama neden oluyordu ;yani onları ötekileştiriyordum. Sonra içlerinden biriyle arkadaş oldum, sıkıntılarını dinledim, düşüncelerini ve yaşamını öğrendim.

Size o arkadaşımın yaşamını dinlerkenki halimi anlatmam mümkün değil, samimiyetinde bana söylenen bütün yalanların taraflılığını ve haksızlığını farkettim.  Boğazıma insanlığım düğümlendi nasıl da bazı şeyleri görmemezlikten geldiğimi anladım. Bana öğretilen her şeyi sorguladığım 6 aylık bir döneme bu konuşma sonrasında girdim. Bildiğim her şey ciddi anlamda yanlış olabilirdi, bana kurdukları sirkin içinde kendimce eğleniyor olabilirdim. Bir anda o Sartre'ın meşhur bulantısını yaşadım.

Hayatımda her şeyin kötü gittiği bir ortam oluşmuştu, zaten en başında çelişkilerin içinde boğulmuştum. Beni ben yapan bana dair hiçbir şey yoktu. Uğraşmalıydım ve diğerleri gibi kolay uğraşlar değildi bu sefer ki. Ailemin ve toplumun bana zamanında dayattığı değerlerinin çoğundan koptum, çoğunu yeniledim, bir kısmını da güçlendirdim.

Tam sorgulamamım belli bir aşamasına geldiğimi düşünmeye başlamıştım ve hayatımda her şey düzelmeye başlamıştı ki. ;marjinal diye nitelendirilebilecek bir insanla tanıştım, bilmediğim bir dili konuştuğuna yemin edebilirdim. Biliyorum dediğim çoğu şeyi aslında bilmediğimi çok güzel bir şekilde gösterdi. Hala daha "demokrasi halkın kendi kendini yönetmesidir" diyen bir ilkokul zihniydim ben. Kompleks problemleri ancak kağıt üzerinde çözebilen farkındalık duygusu ve merağı çocukluğunda kalmış bir zihniyet.

Daha Fransız Devrimini bilmiyorum, Fransız Devrimini bilmeyen bir zihniyet nasıl olur da bugünü anlayabilir? Bireyden bahsedildi bana, ve tecrübelerimle birçok kez sorulan bu sefer kavramsal düzlemde soruldu. Üniversitede eğitim almadığımı farketmem de zannediyorum böylece oldu. Kitaplardan da öğrenebileceğim bilgilerin bir personel tarafından dillendirildiği bir öğretim alıyordum sadece.

Şimdi üniversiteye başlasaydım şunların bilincinde olurdum; yanımda sürekli benden farklı düşünen bireyler olmalı, dışarda bir yerde senin gibi düşünen senin yaptıklarından zevk alan bir grup insan var ve bunlar haftada bir kere toplanıyorlar, eğitim almak için Türkiyede'ki üniversiteler tercih konusu olamaz, kendimi eğitmek için belli başlı temel eserleri okumam lazım ve okumadan öncede neyi okumam gerektiğini okumalıyım. Ben olsam olaya böyle bakardım...

13 Temmuz 2014 Pazar

Bilgi ve Bilinç



İçimde yükselen sesleri durduramıyorum; saat 4.37... Bilgi ile bilinç arasındaki farkı görmesi 22 yıl almamalı bir insanın. Demokrasinin tanımını 22 yaşında hala "halkın kendi kendini yönetmesidir" diye yapıyorsa bir durup şöylemesine düşünmelidir. İşte saat 4.37 ve bunları 22 yıl sonra bugün düşünüyorum.

Nasıl oluyorda bu ülkenin en iyi üniversitesinde ki neye göre iyi olduğunu iyice sorgulamak gerekir okuyorum. Okuyor muyum? Okumak doğru bir değerlendirme aracı olmayabilir, en güzeli düş kurmaktan ötede düşünmek! Düşünüyor muyum? Neden düşünmeliyim sorusunun cevabını bana düşündürtmeyen bir sistemin içinde ne kadar düşünebilirim?

Bazen dev bir kavramın ufak bir yansıması bile çok büyük farkındalıklara götürebiliyor. En önemli farkındalık daha doğrusu en önemli hakkın şu yaşadığımız 21. yüzyılda birey olmak ve birey kalabilmek olduğunu görüyorum. Birey kendisinin, dünyanın ve haklarının farkında bu yüzden bütün yaşamının sorumluluğunu üzerine almış.

Birey olmak demek aileni karşına alarak ne olmak istediğini söylemek demek, üniversiteni karşına alarak duruşunu göstermek ve devletin uygulamalarına karşı biz bunu istiyoruz diyebilmek. Birey olmak demek olanları izlemek demek değil, olanları yaratmak demek en küçük olsa bile sistemi döndüren çarkın parçası olmak demek. Yani çark dengede dursun diye konulmuş küçük ağırlıklar olmaktan bahsetmiyorum, çarkı döndürmekten bahsediyorum.

Birey denilen kavramın önemini gördükten sonra ve birey gibi düşünmeye başladığında o zaman eğitim adına taleplerinin ne kadar düşük olduğunu farkediyorsun. Ve cahil sözcüğünü üzerine alınmayan hatta bunu bir komedi malzemesi olarak kullanan sözde eğitimli kişilerin aslında ne kadar çok bildiklerini görüyorsun. Peki nasıl oluyor da bilgi beraberinde bilinci getirmiyor?

Ne tür bir bilgi beraberinde bilinç getirir? Temelde basit gibi görünen ve bütün insanlık tarihine miras bırakılmış bir bilgi çoğu zaman böyle bir etkiyi beraberinde getirir. Fransız Devrimi gibi bir olayı düşünelim. Yeni bir çağ başladı ve çeşitli düşünce akımları, kavramlar ortaya çıktı. Bu çağı anlayabilmek için önce Fransız Devrimi'ni anlaman gerekiyor, peki gerçekten anladığını düşünüyor musun? Bugün kendime Fransız Devrimi'nin olmasını sağlayan kaç aydını okuduğumu sorduğumda hadi daha basidini sorayım "insan özgür doğar" diyen zihniyete bunu söyletenin ne olduğu sorduğumda aldığım cevaplar beni tatmin etmiyor.

 Daha anlamadığım o kadar çok kavram, olay ve düşünce var ki ister istemez 22 yıllık hayatımda nasıl bir eğitim aldığımı sormak durumunda kalıyorum. Bu nasıl bir eğitimdir ki bana birey nedir öğretmemiş, demokrasiyi anlatmamış, Fransız devrimi'ni sorgulatmamış? Siyaset, felsefe, bilim, sanat , laiklik gibi başlıkları söylememe zannediyorum gerek yoktur. İşte böylece saat 5. 30 oldu, bir saat daha geçti...