26 Mayıs 2016 Perşembe

Martin Eden Üzerine Birkaç Söz 1


Uzun zaman sonra herhangi bir konuda yazıyorum, daha doğrusu yazma gereği duyuyorum. Martin Eden denen şahsiyetin bilgiye karşı duyduğu inanılmaz açlık ve bunu yaparken de sürekli not almasından etkilendiğimi itiraf etmeliyim.

Martin Eden işçi sınıfına mensup ve gemilerde vasıfsız işler yapmakta olan bir delikanlıdır. Çevresindeki insanlardan farklı olarak fırsat buldukça kitap okur, hatta bu özelliği ev sahibi olan eniştesinin dikkatini çekmekte böyle devam ederse geceleri kitap okumak için yaktığı yağ lambalarının masrafını isteyeceğini söylemektedir. Bunun dışında sıradan bir gemi işçisinden tek farkı muazzam derecede geniş omuzları ve her kızın elde etmek isteyeceği yakışıklılığıdır.

Martin Eden' ın hayatı sıradan diyebileceğimiz bir günde karıştığı bir kavgayla tamamen değişir, daha doğrusu kavgada kurtardığı üst sınıfa mensup gencin yani Arthur'un onu evlerine davet etmesiyle. Martin Eden bu evde güzel kavramıyla tanışır. Evdeki tablolar, çalınan piyano, kişilerin birbirlerine karşı tavırları, konuşulan konuların seviyesi sanki başka bir dünyadadır, daha çok kitaplarda okuduğu bir dünya. Bütün bu güzelliklerden daha mühim olarak Ruth'u gördüğü gibi ona aşık olur.

Martin masada duran kitapları incelemektedir, eline rastgele Swinburne' un bir şiir kitabı geçer. Okurken heyecandan yüzü kızarmıştır, "yarın halk kütüphanesinden kitaplarını almalıyım" diye düşünür. Yemek masasına geçtiklerinde ise dili tutulmuş gibidir, kendisinden bin kat yukarıda olan bu insanların içerisinde nasıl davranması gerektiğini düşünürken içinde fırtınalar kopmaktadır.

Bu davetten sonra Martin kütüphaneye gider ve tabiri caizse bir daha oradan çıkmaz. Günde 19 saat çalışan bir otomat haline gelir. Aylar sonra parası tükenmeye yakın gemiye çıkacaktır. Bu süre zarfında Ruth ona sürekli yardım ederken, Martin'in potansiyeline şaşırmakta sürekli eğitimine devam etmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak Martin'in para kazanması gerekmektedir ve geçimini sağlamak için yazar olmaya karar vermiştir.

Martin gece gündüz okur, kendi sınıfına uzaklaşmıştır onlarla bir arada olmaya bile zor tahammül etmektedir. Sürekli yazmakta ve yazdıklarını dergilere göndermektedir. Martin bir yılın sonunda kendini o kadar geliştirir ki Ruth'la rahatlıkla konuşup, fikirlerini tartışabilmektedir. Bisiklet turu yaptıkları bir gün çok yakınlaşırlar ve olan olmuştur Ruth ile nişanlanırlar. Ruth'un ailese Mr. and Mrs. Morse bu durumdan hiç hoşnut olmasada bunu geçici bir heves olarak görmüştür.

Ruth Martin'in yazar olma takıntısından hiç hoşnut değildir, ona düzenli bir iş bulmasını hatta onun işin avukat babasının yanında iş bulabileceğini söylemektedir. Onun potansiyeline olan inancı kanı hareketlendirmekte, hızla yükselişini gözünde canlandırabilmektedir. Lakin Martin ondan 2 yıl mühlet ister, 2 yıl içerisinde hikayeleri ve romanları yok satan bir yazar olacaktır.

Martin bu süre zarfında Victorian dönemi yalayıp yutmuş, felsefe ekonomi ve siyaset alanlarında epey yol kat etmiştir. Özellikle Herbert Spencer'ı okuduktan sonra aydınlanmış, bu da onun üslubunda inanılmaz bir etki yaratmıştır. Ruth'tan istediği birinci yılın sonunda  artık üzerindeki acemliği atmış neredeyse usta bir yazar haline gelmiştir. Ancak yazdıkları dergiler tarafından olduğu gibi geri döndürülmekte, Martin de her seferinde hırslanmakta daha az uyuyup daha çok yazmaktadır.

Bu esnada Martin geliştikçe üst sınıf diye nitelendirilen ve zamanında onun güzelin temsilcisi olarak algıladığı grup gözünden düşmüş, entellektüelliklerinin sadece burjuvazi bir sığlıktan ibaret olduğu zihninde yer etmiştir. Artık Morse'lara gitmek istemez, onların konulara sığ yaklaşımları ve yüzeysel yorumları canını sıkmaktadır derken bir davette Brissen ile tanışır. Bu adamın diğerlerine nasıl katlandığına hayret etmektedir.

Brissen ona hem dostluk etmekte hem de alt sınıfta olduğu halde çok daha üstlerde olan kimselerle tanıştırmaktadır. Brissen yazdıklarının en büyük takipçisi olmuştur, ne yazarsa ilk olarak Brissen okumaktadır. Martin yazdıklarına tapmakta, bu güne kadar yazılmış eserlerin hepsinden daha iyi olduğunu düşünmektedir. Bir gün Brissen ona yazdığı en iyi şiiri okutur, Martin şok olmuştur. Şiir o kadar iyidir ki yüzyılın şiiri olması muhtemeldir ve Martin'e yazmayı bıraktıracak kadar da etkisi güçlü olmuştur. Martin şiiri dergilere göndermeyi teklif eder, bu şiirin karşısında onların ahmaklığı bile duramayacaktır. Brissen ise şiirinin değerinin düşmesini istememektedir, kendisi hastadır ve sadece şiirini takdir edebilecek bir zekaya göstermek istemiştir.

Brissen Martin'i sosyalistlerin bir toplantısına götürür, Martin burada esaslı bir tartışmanın içine girmiştir ve orada bulunan bir muhabir Martin'i sosyalistlerin lideri olarak gazetede takdim eder. Ruth ve ailesi için artık bu dönüm noktasıdır, Martin terk edilmiştir hem de sadece Ruth tarafından değil manav bile veresiye vermez olmuştur. Martin artık açtır, dibine kadar batmıştır. Bu esnada eski arkadaşlarıyla karşılaşır, onları yani sınıfını ne kadar özlediğini fark eder. Bu insanların yanında kalsaydım şimdi olduğumdan bin kat daha mutlu olurdum diye geçirir içinden. Artık içinde bir şeyler kırılmıştır, yazmaktan okumaktan insanlarla konuşmaktan zevk almaz hale gelir.

Brissen'ın itirazlarına rağmen de şiiri dergilere göndermiştir ve kabul cevabıyla birlikte çek gelir. Şiir asrın şiiri olarak ilan edilmiş, çevrelerde çok konuşulmuştur. Ancak şiire gelen lüzumsuz eleştiriler, Martin'e Brissen'ın ne kadar haklı olduğunu göstermiş, şiiri dergiye gönderdiği içinse çok pişman olmuştur. Neyse ki Brissen hastalığına yenik düşmüş bu yorumları görmeden ölmüştür. Bu bir avuntuyla acı arasında Martin'in yüreğine oturmuştur.

Martin artık bütün heyecanını kaybetmiş yılgın bir durumda ne yapacağını düşünürken, postacının ard arda getirdiği zarflar hayatını değiştirmiştir. Hikayeleri dergilerde yayınlanmaya, şiirleri ve kitapları basılmaya başlamıştır. Kısa sürede zengin olmakla kalmaz, ülkenin en tanınmış yazarı haline gelir. Ancak Martin bütün bunlar karşısında hiç heyecanlanmamakta hatta insanların değişen davranışları karşında şaşırmaktadır. Martin yeni bir şey yazmamıştır, eskiden yazdıklarının gördüğü ilginini bir sonucu olarak gelen popülarite ona olan bakış açısını değiştirmiştir. Martin buna katlanamamaktadır, son olarak Ruth gelir ayaklarına onu bağışlamasını diler.

Martin hissizleşmiştir, adeta yabancılaşmıştır bu dünyaya. Bir yolculuğa çıkıp dinlemek ister ve öncesinde doktora gidip muayene olur. Sapasağlamdır, evet vücudu dinçtir ancak bir arkadaşının dediği gibi aklı hastalanmıştır. İnsanlara tahammülü kalmadığı gibi hayattan bir beklediği bir şey de kalmamıştır. Aklına Swinburne' un bir dizesi gelir vapurda,

"Bunca şevkle tutunmaktan hayata,
Serbest kalmış korkudan, ümitten,
Kaçar ve şükrederiz tanrılara;
Bir lütuf geldiyse hangisinden.
Bir canlı sonsuza dek ömür sürmez
Ölü adam hiçbir zaman dirilmez
En yorulmuş nehir bile dinlenmez
Denize ulaşmadan salimen."

kendini sulara bırakır ve Martin sonlanır.

7 Nisan 2015 Salı

Omurga


omurgamı aldın benim.
omurgamı aldın.
omurgamı aldın.
omurgamı

niye?

Senden bana bir gerçek çıkmadı.

Seni sevmek Birhan Keskin'in taş parçalarını yaşamak oldu, artık ben külüm. Küle ne öğretebilirse hayat bana da onu öğretti.

Benim omurgamı aldın.

Unutulmasın diye yazıyorum bu yazıyı; sana yüreğim kapalıdır.

Sus.

16 Şubat 2015 Pazartesi

Adalet Müzesi

Bugün müzik yok... Ancak yazıyı okumadan önce Black Mirror "White Bear" bölümünü izlemenizi tavsiye ederim.



Özgecan için üzülüyorum, ailesi için üzülüyorum.


Adını bilmediğim binlerce insan için üzülüyorum, aileleri hala üzülüyor biliyorum bunun için ayrıca üzülüyorum.


Yaşadıklarının piskolojisini üzerinden atamamış binlerce insan için üzülüyorum, cehennemi yaşamış aileleri için üzülüyorum.

Üzülmek istiyorum daha çok üzülmek istiyorum, hınçla doluyorum.


İtalyan Barış Elçisi Pippa Bacca' nın Milano'da başladığı yolcuğunu Türkiye'de Gebze'de bitiren o hadise için üzülüyorum. Böyle bir olayın olma olasılığını kabaca hesap etmek istiyorum, matematik için üzülüyorum.

Yiğenim için üzülüyorum, böyle bir dünyaya doğduğu için üzülüyorum.



20 yaşındaki bir kız öğrenci yanında biber gazı taşımak zorunda! Bunun için üzülüyorum.

26 yaşında bir minibüs şoförü yanında bıçak taşımak zorunda mı bilmiyorum! Bunun için üzülüyorum.

Nihat Doğan gibi tiplere maruz kalmak zorunda olduğum yetmiyormuş gibi ona cevap vererek kahramanlaşan tiplere maruz kalmak zorundayım! Bunun için üzülüyorum.

Beren Saat'in yaşadıklarını yaşamış arkadaşlarım geliyor aklıma, aklıma ortaokul arkadaşlarım geliyor. Aklıma ortaokulda bunlara tepki göstermeyen ben geliyor. Kendim geliyorum! Bunun için üzülüyorum.

Arkadaşlarıma uyup yaptığım şakalar geliyor aklıma, aklıma nasıl bir kültürün parçası olduğum geliyor. Bütün bu fırlatılmışlık duygusunu bir kenara bırakarak, ben özür diliyorum. Bunun için üzülmüyorum.

Öncelikle dünya üzerindeki bütün kadınlardan özür diliyorum, ülkemin kadınlarından özür diliyorum. 


Bütün bunlara ek olarak olayın daha farklı cereyan etmesi durumunda vereceğimiz tepki için üzülüyorum:

Diyelim ki adam minübüsten indi, kız da karşı koyamadı yanında biber gazı yoktu. Diyelim ki adam tecavüz etti ve öldürmedi. Diyelim ki ailesi polise şikayet etti, diyelim ki adam hapise girdi, diyelim ki 5 yıl ceza aldı. Ayaklandık mı idam edilmeli diye ayaklanmadık mı? İstatistikler ne söylüyor!

Ben bu yüzden başka bir şey öneriyorum :

Black Mirror'ın Justice Park'ını hayata geçirelim. Belki birebir değil ama, daha uygulanabilir bir modelini...

Bu Suphi denen adamla başlamalı. Cezaeviden çıkartılıp Adalet Müzesi'ne teslim edilmesini talep ediyorum. Yaşadığı süre boyunca yaptığının yükü altında ezilmeli, ve bunu insanlar izleyebilmeliler.

Çocuklar annelerine anne bu adam ne yapmış diye sordukları zaman "çok eski bir zamanda bir kızı taciz etmiş" diye cevap verecekler. Her çocuğun aklına şu kazınacak, "toplumda affedilemeyecek bazı suçlar vardır, bunların başında tecavüz gelir".

Tecavüz çok ilerki bir aşama aslında, öncelikle zihinlere birini taciz etmenin affedilemeyecek bir suç olduğunu kazımak lazım. Bunu yeni nesile eğitimle ve sanatla kolaylıkla aşılayabilirsin.

Ancak bugün bulunduğumuz şartlar altında, böyle bir kültürün içinde bu tür bir suçun cezası Adalet Müzesi'nde çekilmelidir. Ceza gösterilmelidir, zihinlere kazınmalıdır.

Ben demiyorum ki adama işkence edelim, idam edelim. Diyorum ki nasıl sefil bir durumda olduğunu, Özgecan'ın yaşadığı korkuları nasıl her gün yaşadığını görelim.

Böyle bir suçun olmadığ bir toplumda  geçmişten kalma, suçun nasıl cezalandırdığını gösteren cansız Adalet Müzeleri kurulur.


Lakin adaletin olmadığı bir ülkede Adalet Müzesi yapıp içine ne koyacaksınız? İşte ben böyle bir müzeden bahsediyorum.

4 Ocak 2015 Pazar

5 Ocak Bildirgesi



Bu bir özgelecek ; ama herhangi bir özgelecek değil. Bu gerçek bir birey olarak yazdığım ilk özgelecek, bütün parametreleri benim belirlediğim.

Belki söylediğim yanlış, bu bir özgelecek değil ancak altında yatan felsefe. Biliyorum ki zamanın planlara, atıp tutmalara hassasiyeti var, zamanı inciltmiyorum.

-Öylese bu zamanla aramda yapılan bir anlaşmadır. Bu yüzden yaşamaya dairdir ve yaşamak şakaya gelmez. Bu yüzden ve bundan böyle yaşamak ciddiye alınacak.

-Biliyorum Y'ol uzun, biliyorum bu yolda sıkıntılar var, biliyorum bu kubbe kendini hep kendine çıkartır ; ama biliyorum, biliyorum zamana bağlı olanı. Bu yüzden "uyku beni koynuna alsın" diye yalvarmak yok.

-Duydum hürlüğün şarkısını söylüyormuşsun, ben duymuyormuşum. Geliyorum duymaya geliyorum, ezberleri bozmaya geliyorum, "başka bir şey vardı, başka bir şey vardı" dememek üzere geliyorum. Yeryüzünün diliyle seslenmeye geliyorum. Hürlüğün şarkısına katılmaya geliyorum.

-Bu masa bu yüke dayanamadı, çok sallandı bu masa. Bu masa kırılmalı, saçılmalı bu yük. Bu putlar dağılmalı etrafa, bu putlar kırılmalı.

-Değişmeli sözcükler, değişmeli zaman, değişmeli algı, değişmeli insan. Bütün bunlar bir gerçeğe bağlanmamalı, bütün bunlar saçma ama güzel olduğu için yapılmalı.

-İnsanın insana yaptığı zulümden bahsetmeli; ama ne olursa olsun inciltmemeli. Bilgi uğruna, gelişim uğruna, ilerlemek uğruna, birikim uğruna inciltmemeli yüreği narin olanı.

-Kalbime bu cıvayı kim koydu diye sormamalı, insanın mülkü yarasındadır. İnsan beterdir, bütün bunlar anlamsız bilmeli ama gene de anlam yüklemeli.

-Bir gün sana soracaklar elinde ne var diye, elinde bir ölüm olacak. İnsanın elinde bir ölüm olur çünkü; bunu bileceksin.

Ve şu şiiri ezbere yaşamalısın :


Kusuruma bakmayın benim, dostlar,
bağışlayın beni.
Ben davullara, bayraklara aldırmayan
bir padişahın yoluna düşmüşüm,
deli divane olmuşum.
Çok uzaklardan yürüyen bir adam gibiyim ben,
çok uzaklardan geçen bir hayal gibi.
Ama yok da sayılmam hani,
var olan bir şeyim ben.

Haydi ben bensiz geleyim,
sen sensiz gel.
Ne varsa şu ırmağın içinde var,
soyunalım iki can,
dalalım şu ırmağa, hadi.
Bu kupkuru yerde yakınmadan gayri ne gördük,
bu kupkuru yerde ne gördük zulümden gayri.

Bu ırmakta ne ölmek var bize,
bu ırmakta ne gam var, ne keder var, ne dert.
Bu ırmak alabildiğine yaşamaktan,
bu ırmak iyilikten, cömertlikten ibaret.

Durma, çabuk gel, gelmem deme.
Ne evet demek yaraşır sana, ne hayır, dostum,
senin şânına sadece gelmek yaraşır.
Mevlana Celaleddin Rumi





Şimdi söyleyin bana :

Dost olmak isteyen var mı?
Var mı bilmediğimiz sokaklarda kaybolmak isteyen?
Hayal kurmak değil de hayal inşa etmek isteyen var mı?

Söyle dostum belki tanımıyorum seni, sesini hiç duymadım
Belki şuracıkta yanıbaşımdasın, seni bilmiyorum ben seni
Her gün yanımdan geçtin belki, ben seni hiç görmedim
Ama şunu bil sana ne evet demek yaraşır, ne hayır :

Senin şanına sadece gelmek yaraşır...

Hadi gel hayaller inşa edip, bu hayalleri yaşayalım!




27 Aralık 2014 Cumartesi

Arayışta Olanlar İçin Hissettiğini Söylemenin Yeni Yolları 1



Kavramların içini boşaltmak ve değersizleştirmek çevremde çok fazla duyduğum bir şey olarak kulaklarımı az tırmalamadı. Bu yakınma halinin elbette haklı tarafları var; özellikle kavram ya da kalıbın anlatmak istediği, toplumda yaşandığı haliyle uyuşmadığında elimizden yakınmak haricinde bir şey gelmiyor. Öyle ki bazıları seni seviyorum demek bile istemiyor, çünkü biliyor seni seviyorum diyenlerin ne anlatmak istemediğini, neyi örttüğünü.

Evet bu kavram ve kalıpların bazı duygu ve düşünceleri örtmek gibi bir misyonu da var. Ama bazıları da fazla kullanım sonucu kendi kendini tüketiyor. Özellikle, bazılarımız "aşkım", "canım", "bitanem" gibi kalıpları duyduğu anda kaçmak istiyor. Halbuki birine "canım" demek ne özel bir şeydir, ancak ağızda çok durdumu da bayatlayan bir özel.

Ya da "özlemek, hatırlamak, kutlamak, ağlamak, üzülmek" cümle içerisinde ne kadar çok yitirdi derinlerinde yatan anlamını. Bu durumun farkında olup sürekli söylenen ama hiçbir şey yapmayanlar var, farkında olup hayatından bu kavramları çıkarmış olanlar var.  Kimleri var biliyor artık söze bakılmaz, göze bakılır; kimileri de hala arayışta. İşte bu birazcık uzun giriş arayışta olmayanlar okumasın diye yazıldı.

Yeni kavram ve kalıplar arıyorum: tüketemeyeceğim kavramlar, kaynakları sağlam kalıplar. Şiir öyle güzel kalıp ve kavramlar veriyor ki; yaşam içinde, yaşadığını anlamak için saate bakmıyorsun.

Birine seni seviyorum demek ne zor, çok da söylemezsin hani

"
Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.'.. Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış
hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin ver
mez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.

"

Ben birini seviyorsam böyle derim : "öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna".



Onlarca kez okudumdu da farketmedimdi :

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
                           Afrika hariç değil

Eğer içimden bilmediğim yerlere gitmek geliyorsa, canım sıkkınsa; " hadi derim sokaklarda hürlüğün şarkısını söyleyelim".


Apo sağolsun beynime kazıdı şiiri :

"

yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız

— ana bana bir hal oldu. hep böyle titriyorum
. . ana çok üşüyorum, ıhlamur ısıt bana


yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
ben sevgiye hasretim. sevgi uzakta
"

Eğer seni özlemişsem,  kocaman bir "yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta" duyarsın benden.

Aklıma gelirsiniz hep, ne güzel başlangıçtır o :
Başlayalım mı üstad
Başlayalım reis :

1

Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 

3

Bu dünya soğuyacak, 
yıldızların arasında bir yıldız, 
                       hem de en ufacıklarından, 
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 
                       yani bu koskocaman dünyamız. 
Bu dünya soğuyacak günün birinde, 
hatta bir buz yığını 
yahut ölü bir bulut gibi de değil, 
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 
Şimdiden çekilecek acısı bunun, 
duyulacak mahzunluğu şimdiden. 
Böylesine sevilecek bu dünya 
"Yaşadım" diyebilmen için... 


Mevzu ciddiyse yani yaşamaya dairse o zaman ne demeli : " yaşamak şakaya gelmez".
Bir de keyfim yoksa, sıkılmışsam, bunalmışsam binbir türlü şeyle uğraşmaktan gelirim yanına derim ki "bu dünya soğuyacak".


Bu şiirle karşılaşırsınız ara ara :
SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı? 
Birine bir şey olduysa ki Allah korusun ben çok üzülürüm; derim ki "siz hiç sabunluyken ağladınız mı?"

Bu şiir yaşandıkça tekrar okunur, okundukça yaşanır:

"

Masa da masaymış ha / Edip Cansever

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

"

Farkettirmek istiyorum, senin bu hayatına yaptıklarını göstermek istiyorum, bir şey lazım : " masa da masaymış ha".



Bu şiirin bir de kardeş şiir var :

"

Elma / Cemal Süreya

Şimdi sen çırılçıplak elma yiyorsun
Elma da elma ha Allahlık
Bir yarısı kırmızı bir yarısı yine kırmızı
Kuşlar uçuyor üstünde
Gökyüzü var üstünde
Hatırlanacak olursa tam üç gün önce soyunmuştun
Bir duvarın üstünde
Bir yandan elma yiyorsun kırmızı
Bir yandan sevgililerini sebil ediyorsun sıcak
İstanbul'da bir duvar

Ben de çıplağım ama elma yemiyorum
Benim öyle elmalara karnım tok
Ben böyle elmaları çok gördüm ohooo
Kuşlar uçuyor üstümde bunlar senin elmanın kuşları
Gökyüzü var üstümde bu senin elmandaki gökyüzü
Hatırlanacak olursa seninle beraber soyunmuştum
Bir kilisenin üstünde
Bir yandan çan çalıyorum büyük yaşamaklara
Bir yandan yoldan insanlar geçiyor çoğul olarak
Duvarda bir kilise
İstanbul'da bir duvar duvarda bir kilise
Sen çırılçıplak elma yiyorsun
Denizin ortasına kadar elma yiyorsun
Yüreğimin ortasına kadar elma yiyorsun
Bir yanda esaslı kederler içinde gençliğimiz 
Bir yanda Sirkeci'nin tiren dolu kadınları
Adettir sadece ağızlarını öptürürler
Ayaküstü işlerini görmek yerine

Adımın bir harfini atıyorum

"

İçimde bir umut var sana ait, sen de hani umudu beslemiyor değilsin o zaman derim ki "elma da elma ha Allahlık".

Az insanın bildiği, çok özel şairlerdendir Veysi Erdoğan :

"

şimdi hangi dilde konuşsam
 tanrının huyuna uymaz kelimelerim
 hangi zamanın zulmünden geçsem
 hangi yalanın gözlerine dokunsam
 sesimi değdirdiğim 
her ağrıda küfrolurum bin tövbenin tufanına!

işte o vakit
gövdemin günahına çadır kurar
ellerimle diktiğim gözlerimin incisinden inerim

ben beterim derim herkese çünkü ben beterim
herkes susarken yüzünün en dilsiz perdesinde 
ben ruhumun rüzgârıyla ölenleri öpenim!

bilinmesin benden giden her cân için söylediklerim 
hıçkıran taşlar için biriktirdiğim gözlerim bilinmesin 
bana değsin her gidenin ardından söylenen söz
her susanın öfkesine düşmüş keder bende büyüsün 

dağılsın aklımın kılıcıyla yarılan bu kirli beden 
aynaların karnındaki sûretim bir iğneyle deşilsin 
yeter ki dinmesin zamana döktüğüm bu elem
yeter ki incinmesin gövdemde gezinen akrebim 
çünkü ben dünyaya zehrimi inmeye geldim! 

"
Olur ya savaşları hatırlarım, açları ve benim dışımda en temel ihtiyaçlarını karşılayamanları o zaman "ben beterim" derim.



Bu şiir hep okunulası :
"

YAĞMUR KAÇAĞI

elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni  götürecek yoksa beni


geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa  eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

"

Ben korkarım bazı bazı, geleceğimden de telaşlı; o zaman derim ki "elimden tut yoksa düşeceğim".




Her gece yatmadan önce bir kez göz atarım Birhan Keskin' in Yol'una :

Her gün unutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime. Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm. Her gün bir kilidi açmaya çalıştım. Başka bir şey vardı, başka bir şey; ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim. Çile nedir, günah ne? Bana ne bunlardan.

Hissediyorum ama açıklamayamıyorum, bu şuan için açıklanabilir değil : "başka bir şey vardı, başka bir şey".



Şimdilik bu yazıyı blogun adını aldığı şiirle kapıyorum:
"

Göğe Bakma Durağı / Turgut Uyar

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

"

Çok az sayıda insana hadi derim "göğe bakalım", hadi hayal kuralım.

2 Kasım 2014 Pazar

Senelik Ben Kimim Sorusu


Belki de her sabah uyandığımda soruyorum kendime, "ben kimim?", "ne yapmak istiyorum bu hayatta?", "yaşamak istiyor muyum?", "yataktan kalkmak için bir sebebim var mı ?"diye. Başlarda mutsuzluk ve huzursuzluk veren bu sorular, bugünlerde tuhaf bir zevk veriyor bana. Sanki daha bir tanıyorum kendimi, her sene belirsizliklerle dolu cevaplarla süslediğim ben kimim sorusu bu sene sanki biraz daha güler yüzlü.

Cahiliye Dönemi

Ben kimim sorusunu ilk defa 2006 yılında yazıya geçirmişim,  30 tane birbirinden saçma cevabı, belli ki gururla yazmışım. Cevapların arasında "Ben bir Türk'üm", "Ben bir Müslüman'ım", "Ben bilimadamı olmak isteyen bir lise öğrenciyim" göze çarpıyor. Daha sonra bu noktadaki  cevapları pek değiştirebilidiğim söylenemez. 

Ancak lise yıllarımın bazı cevaplarımda değişmeler yarattığını da görebiliyorum. İlk defa lise 2. sınıfta "Ben bu sistemi değiştirmek istiyorum", "Ben merak etmeyen, bilgiden heyecan duymayan insanlardan olmak istemiyorum", "Ben kendimi tanımak istiyorum" demişim. Ve demişim ki " Sadece birini Mecnun'un Leyla'sını sevdiği gibi sevmek istiyorum". 

Lise 3 ve 4' ün cevaplarını birleşirdiğimde, cevapların çok daha milliyetçi ve muhafazakar çizgide şekillendiğini görüyorum. "Ben bu ülkenin sorunlarını çözmek istiyorum", "Ben yaptığım işte en iyi olmak istiyorum", "Ben müslümanlığa olan yanlış algıyı kırmak istiyorum", "Ben bu ülkeyi yönetmek istiyorum". Yani ne kadar problem varsa çözmeye talip olmuşum, kahramanların tarihini yaşatmaya, kahraman olmaya karar vermişim.

2010 yılında üniversiteye başlıyorum, Boğaziçi Üniversitesi. Hani şu bakanın "gittim kızlı erkekli oturuyorlar "dedikleri üniversite. Boğaziçi Üniversitesi çoğu muhafazakar için bakanın dediği gibi korkutucu olabilir ama milliyetçi, muhafazakar biri için korkutucu olmamıştı. Çünkü değişmekten hiç korkmamıştım, ne istediğini bilen hedefleri! ve hayalleri! olan biri olarak girmiştim üniversiteye.

Hazırlıkta gitmişim cemaatin yurdunda kalmışım, o da yetmemiş cemaatin evine çıkmışım, o da yetmemiş son sınıf öğrencisi olan abimlerin yanına. Yaşadıklarım etrafında "ben kimim"'e verdiğim cevaplar çok değişmiş, başka şeyleri sorgulamak zorunda kalmışım. Bu arada bütün bu sorulara verdiğim cevaplar cevap olmaktan çok soru olmuş, her şey belirsizleşmeye kafalar karışmaya başlamış. "Ben başarılı olmak zorunda mıyım?", "Ben insanları gerçekten seviyor muyum?", "Ben gerçekten Mecnun olmak istiyor muyum?", "Ben nasıl bir müslümanım", "Ben nasıl bir Türk'üm"...

Birinci sınıfta durum vahim! Sorduğu sorulara net cevaplar alamayan kişi yaşadığı kafa karışıklığıyla bir sürü hata yapabilir. Hata ama neye göre hata? Elbettte ki daha önce inandığı değerlere karşı yapılmış bir hata ve sonuncunda gelen pişmanlıklar dizgesi, geriye dönüş çabası. Ne cevaplar vermişim bu dönemde, "Ben galiba bu hayatta ne yaparsam en iyisi olsun istemiyorum", "Ben sadece sevdiğim şeyleri yapmak istiyorum", "Ben yeniliklerden hoşlanıyorum", "Ben galiba Hanife'nin mezhebinden değilim", "Benim bu hayatta başarısız olmak gibi bir korkum var"...

Birinci sınıftan sonra Amerika'ya gitmişim, hayatım bütünüyle değişmiş. Hayata karşı belirli bir muhafaza anlayışındaki davranışlarım, kendini özgürlüğün kollarına bırakmış. İkinci sınıfın ikinci döneminden bir kaç sorgulama notuna bakalım, "Olum sen Müslüman gibi yaşamıyorsun da, çaktırma", "Bu hayatta ne kadar eğleniyorsun hep kendine bu soruyu sor", "Yanlış yapabilirsin, yanlışa anlamını kültür yüklüyor", "Oğuz çok gezsin, çok insan tanısın, kimseyi yadırgamasın"...

Sonuncusu çok önemli! Gerçekten de çok gezmişim, çok insanla tanışmışım, kimseyi yadırgamamışım. Ben de büyük etkileri olmuş bu tutumun, benim çevremin dışladığı, yadırgadığı, görmezden geldiği insanlarla arkadaş olabilme fırsatım olmuş. Gitmişim ateistlerle tanışmışım, lgbtlerle, kürtlerle, sufilerle. 3. sınıfta sorduklarım, "Benim galiba sistemle ilgili ciddi problemlerim var", "Benim bildiklerimin çoğu yanlış, kimisi de zararlı", "Benim düşüncelerimi dayandırmam gereken bir zemine ihtiyacım var", "Galiba bütün insanlarla birarada olmak istemiyorum", "Milliyetçi değilim, birine Türk olduğu için sempati beslemiyorum", "İnsanları sadece insan oldukları için sevmiyorum"...

Aydınlanma Dönemine Giriş - Son Sınıf

Geldik "Ben Kimim" sorusunu bugün sormaya. Maddeler halinde yazayım ki bir sonraki seneye kullanabileyim.

1-) Düşünen bir bireyim.(Herhangi bir kişi değilim, bireyim. Ailemin, sosyal çevremin, kulüp ya da cemaatlerin, siyasal bir partinin baskısı ve dayatmasıyla düşünen bir kişi değilim. Etken olarak düşünüyorum yani düşünme işini yapan benim, bugüne kadar yazılmış düşüncelerin bilgisiyle düşünmüyorum. En basitinden dünyanın neden yuvarlak olduğu sorusunu tekrar sorup, aslında silindir de dönemine göre mantıklı bir cevap olabilirdi diyebiliyorum. )

2-)İnsanları sadece insan oldukları için sevmiyorum. Yani Yunus'un dediği gibi "Yaratıla'nı Yaratan'dan ötürü sevmek" gibi bir düşüncem yok. Birini sevmemin ilgi alanlarım ve geçmişim doğrultusunda bir nedeni var. Aşırı milliyetçileri, aşırı dindarları, sapıkları, zulm edenleri, faşizanları sevmiyorum. (Onları ne kadar yargılayabileceğim konusunda tereddütlerim var, belirli şartlar ve kültürün etrafında şekillenen insanı yargılamak gerçekten de zor)

3-)Milliyetçi değilim, birine Türk olduğu için sempati duymuyorum. Ortak beslendiğimiz geçmişten,  doğru sonuçları çıkarmış kişilerle elbette ki daha iyi anlaşabilirim. Ama daha önce atalarının yaptığı gibi ayrımcılık, adam kayırma, rüşvet ve iltimas aracı olarak bunu kullanmak benim ahlak ilkelerime uygun düşmüyor. 

4-)Kendimi aramıyorum, kendimi oluşturuyorum. Kendini arayan, yani mutlak bir öze doğru koşan biri değilim, öyle bir özün varolduğuna inanmıyorum. Bunun yerine seçimlerimin ve kültürden benim ayıkladıklarımın sonucu olarak oluşan doğru ve yanlış tecrübelerine sahibim. Bu yüzden yaptıklarımın çoğuna hata, zayıflık, güçsüzlük, nefs demiyorum, tercih diyorum. Ve böylece kendimi oluşturmuş oluyorum.

5-)Bilgimin doğruluğundan emin değilim, en çok güven duyduğum bilgi de budur, bilginin doğruluğundan şüphe etmek. O zaman insanları belirli sıfatlarla yargılamaktan vazgeçip, kültürün bir unsuru olarak görebiliyorsun. En adil olduğumu düşündüğümde bu adaletten duyduğum şüphe beni daha adil kılabilir, biliyorum. 

6-) Hayatında çelişkiler olmaması isteyen biriyim. Yok etmek istediğim en büyük çelişki pratik ve düşünce arasında var olan. Düşündüğümü uygulamak üzerine düşünmek istiyorum. Böylece idealar hayalini bir kenara bırakıp, düşünmek ve yaşamak istiyorum.

7-) İnsanlara eşit davranmıyorum ancak olabildiğince adil davranmaya çalışıyorum. Kimseyi zekasından, yeteneklerinden ya da düşüncelerinden dolayı yargılamıyorum. En azından bunun için çaba gösteriyorum. 

8-) Yaşayan değerleri tanımak istiyorum ve farklı olanın yanımda olmasını. Yaşayan şairlerle, ressamlarla, biliminsanlarıyla tanışmaya çalışıyorum. Örneğin, Birhan Keskin ile aynı zamanda yaşamanın ne kadar değerli olduğunun farkındayım ve farkında olamadıklarım için üzülüyorum. 

9-) Bir konuda konuşurken, ya da düşünürken öncesinde "neler yazılmış", "kim ne söylemiş" deme gereğini duyuyorum ki söylediklerim belli bir noktanın ötesine gidebilsin. Hayatımda çok fazla bence deme ukalalığını göstermiyorum. Neyi bilip neyi bilmediğimin farkına varmaya çalışıyorum.

Bunları uzatmak mümküm ama aslında bütün bu benlik düşüncesi belli başlı temel kavramların üzerinden şekilleniyor ; olup bitenle belirli bir özgürlük mesafesinde durmak, etken düşünce, birey olmak, demokrasi, mutlak doğrunun bilinemezliği...

Şiirle bitirmek güzel olabilir : 

MASA DA MASAYMIŞ HA 

Adam yaşama sevinci içinde  
Masaya anahtarlarını koydu  
Bakır kaseye çiçekleri koydu  
Sütünü yumurtasını koydu  
Pencereden gelen ışığı koydu  
Bisiklet sesini çıkrık sesini  
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu  
Adam masaya  
Aklında olup bitenleri koydu  
Ne yapmak istiyordu hayatta   
İşte onu koydu  
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu  
Adam masaya onları da koydu  
Üç kere üç dokuz ederdi  
Adam koydu masaya dokuzu  
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında  
Uzandı masaya sonsuzu koydu  
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür  
Masaya biranın dökülüşünü koydu  
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu  
Tokluğunu açlığını koydu.  
Masa da masaymış ha  
Bana mısın demedi bu kadar yüke  
Bir iki sallandı durdu  
Adam ha babam koyuyordu. 
 
Edip CANSEVER
 

1 Eylül 2014 Pazartesi

Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türk Resmi




Bu haftaki beatiful strangerımız Sakıp Sabancı... İnsan nasıl bir miras bırakmalı sorusunun cevabını Sakıp Sabancı Müzesi'yle vermiş. Sadece köşke şöyle bir göz atmakla sanki cennete ilk adımı atmış gibi hissediyorsunuz. Bu köşk bir insana ya da bir aileye ait olamayacak kadar güzel, İstanbul kadar güzel.

Sabancı Müzesi'ni değerli kılan ne varsa hepsinin üzerinde emek yazıyor, emek açılımını bilgiye ve meraka bırakmış. Yanında yürüdüğünüz ağaçların - merak edersiniz düşüncesiyle- isimleri yazılmış, "tavşan memesi, akdeniz defnesi" aklımda kalanlar. Atlı köşk olarak geçiyor Sakıp Sabancı Müzesi, bir köşke adını bir heykel veriyor.

Sakıp Sabancı'nın kişisel çabasından uzun uzun bahsetmek gerekiyor. Hat ve Kuran konusuna tam anlamıyla kafasını takmış, geniş bir koleksiyonu var. Bence bunlardan daha önemlisi duvalarda bulunan tablolar, paha biçilmezler.

İşte bu tablolardan bazıları :

Ivan Ayvazovski:

1-)Mehtapta Deniz
2-)Denizde Gün Batımı
3-)Kayalıklar
4-)Fırtına
5-)St.Petersburg Kalyonlar

Fausto Zonaro 'nun tabloları

Abdülmecid Efendi :
---Siste Kanyon

Pierre Désiré Guillemet :
--Halayık

Testi Taşıyan Kız

Kabak Taşıyan Kız







Gelelim Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türk Resmi sergisine, gerçekten de müzelerin ne kadar önemli olduğunu anlamamı sağlıyor bu sergi. Tonlarca kitap okumanız gereken yerde bu işe yıllarını vermiş bir uzmanının biraraya getirdiği eserlerle süzülmüş bilgiyi alabiliyorsunuz. 

Benim sanata yaklaşmak gibi bir kaygım var,