22 Nisan 2014 Salı

Aşık Var

                                                                *Okurken dinlemelisin!
Bazen tesadüfler insan hayatının mucizeleri olabiliyor, elbette ki biliyorsunuz. Bilmediğiniz o günün ne kadar da sıradan ne kadar da tatsızlıklarla dolu olduğuydu. Kızın ev arkadaşı anahtarı olmadığını söylemesine rağmen kapıyı üzerine kitlemiş, üstelik bu durumu haber vermesine rağmen onu neredeyse bir saat bekletmişti. Halbuki biliyordu bugün eski arkadaşlarıyla yemek yiyeceğini ve biliyordu nasıl gergin olduğunu. Şapşal kız binbir türlü özür dilesede kahramanımızın yüzü asılmış ve uzun zaman öyle kalmıştı.

Mekanın kapısından içeri girerken neredeyse yarım saat geç kalmıştı, tuttuğu taksi olmasa büyük ihtimal çok daha fazla geç gelecekti. İşte kafasında bu düşünceler ilerlerken, yanından geçen şişman hanımefendiyi farketmedi ve ona çarptı. O çarpmasına rağmen topuklularında etkisiyle dengesini kaybetti ve tam düşürken güvenlik görevlisinin yardımıyla ayakta kaldı. Bu sırada güvenlik görevlisine kısa bir tebessüm etse de kadının yüzündeki tiksindirici ifade neşesini iyice kaçırmıştı.

Sanki neden burada buluşmuşlardı ki? Tamam hepsi belirli gelirin üzerindeki ailelerden geliyordu ama bunu ispatlamanın bir anlamı da yoktu. Geldiğini gören Berk hemen "hoşgeldiniz hanımefendi gene geç kalmayı başardınız" diyerek ilk azarını işitmek için bahaneyi hazırlamış oldu. "Berk senin boyun mu uzamış?". Aslında Berk'in boyu hiç kısa sayılmazdı hatta uzun bile denebilirdi ama liseden kalma boy takıntısı herkesin diline düşmüştü bir kere.

Yan taraftan Aslı'nın sesi yükseldi, Ece'nin formu yerinde bugün çok laf yiyicez arkadaşlar. Bu lafın üzerine gülüşme ve herkese sarılma faslı. Ece etrafındaki herkesi ne kadar da özlediğini farketti. Neredeyse bir yıldır görüşmemişlerdi, onun İstanbul'da diğerlerininse Ankara'da okuması olayı bozmuştu. Tabi asıl olay bu değildi, Ece geçen sene yatay geçişle Boğaziçi'ne gitmiş bu yüzden de arkadaşlarının tepkisini toplamıştı. O gittikten sonra en büyük acıyı Mert çekmişti, işte masanın en sonunda Ece'yi görmesiyle birlikte içkisini fondiplemiş olan da oydu. Tereddütlü de olsa birbirlerine sarıldılar, Mert bu kokunun ne kadar tanıdık olduğunu hatırladı.

Aklına birlikte ne kadar eğlendikleri düştü, ama fazla uzun sürmeden Ece'yi nasıl aldattığı sonrasında kendini affettirebilmek için ne kadar da yalvardığı geldi. Ama Ece netti, bir daha asla birlikte olmayı kabul edemem demişti ve arkasına bakmadan da gitmişti. Bu arada ekibin tamam olmasıyla birlikte herkesin neşesi yerine gelmiş, muhabbet koyulaşmıştı. İşte o esnada Ece kendini çok yalnız hissetmişti, İstanbul hakkında sorulan birkaç soruya verilen cevaptan başka konuşmamıştı. Demek ki arkadaşları ona hala dargındı ve bunu belli etmek istiyorlardı. İyice neşesi kaçtı, içkisine sarıldı, eğer bir dakika daha böyle geçse herhalde kendini tutamaz ağlardı.

İşte bu sırada hiç hesapta olmayan biri geldi, Berk'in kuzeni. Berk herkesten özür diledi, uzun zamandır görüşmediklerini emri-vaki yaptığı için onu affetmelerini ama Baran'ı tanırlarsa çok seveceklerini söyledi. O sırada kendine fırsat bulduğunu düşünen Ece lafa girdi, "Bakın benden daha geç gelen bir beyefendi varmış". Baran Ece'nin gözlerinin içine bakarak "Bu kadar güzel bir hanımefendinin beklediğini bilsem asla geç kalmazdım" dedi. Ece'nin kızaran yüzü, Baran'ın tanışmak için uzattığı eli daha dün gibi hatırımda.

Gecenin geri kalan kısmında bu tanışmanın getirdiği arzuyu izledik diyebilirim. Birbirleriyle çocuk gibi atıştılar, Ece dobralığını konuşturdu ama Baran'ın da hakkını vermek lazım altta kalmadı. Bir ara Ece "senin şimdi işin gücün yoktur, hem pek tekin birine de benzemiyorsun " dedi.  "Baran çağırılan her yere geliyor olmalı, mesela yarın Adalar'a gitmeyi önersem hiç düşünmez evet der, öyle değil mi?". Bu soru biraz sert olmuştu, Aslı'nın Ece'ye attığı dirseği görebilmiştim. Baran hiç bozulmadı, "Elbette gelirim" dedi. Hepimiz çok şaşırmıştık, bizim şaşırdığımız o aralıkta Baran Ece'nin telefon numarasını aldı ve yarın haber beklediğini söyledi.

Olayın geri kalan kısmını çok daha sonra öğrendim, hem de Aslı'dan. Aslı'da Ece'den bizzat dinlediğini söyledi ben onun anlattıklarının yalancısıyım. Ama Aslı'nın ağzından anlatmak pek de tekin değil ben sizlere sanki Ece'den dinlemiş gibi anlatacağım.

O akşam hiç mesajlaşmadık, hatta aklımdan tamamen çıkmıştı. Ta ki sabah kalktığımda onun mesajını görene kadar, "Adalara gidiyor muyuz" diye soruyordu. Fransa'dan gelen arkadaşım Dlor'u gezdireceğimi söyledim, sıkılmazsa gelmesinde bir sakınca yoktu. Kabataş'ta vapur iskelesinin önünde buluştuk yanında Berk'te vardı. Zannediyorum Dlor Berk'i beğendiği için hiç ses çıkarmadı hatta bir ara göz kırptığını farkedebildim. Vapur' da Baran'a direk sordum "deli misin oğlum sen ne arıyorsun burada hakikaten işsizsin zannediyorum". O esnada telefonu çaldı, daha kendisi bir şey diyemeden Berk bana dönerek sevgilisidir herhalde dedi.

Neden bilmiyorum o sırada kalbimin sıkıştığını hissettim, onun için kalbimde en ufak bir hissiyat bile olmadığına emindim. Baran gelene kadar soğuk kanlılığımı korumaya çalıştım lakin hırçın tavırlarımdan Berk ve Baran hatta Dlor bile durumu anlamıştı. Vapurdan indikten sonra bir süre denizin kenarında oturduk ve gökyüzünü seyrettik. Baran bana, ben ona bütün hayatımı anlattım. Tabiki bu ilk anlatılar takdir edersiniz ki çok daha yapmacık ve çok daha yüzeyseldi.

Uluslararası bir firmada temsilci olduğunu, dedesini çok sevdiğini, nişanlısı olduğunu ama bir türlü ayrılamadığını, Almanya'yı aslında çok sevmediğini  yani ilk olarak öğrenilmesi gereken çoğu şeyi öğrendim. Bisiklet kiralayıp adayı turlarken anlattıkları özellikler üzerinden onu şöyle bir değerlendirdim. Gerçekten de çok ağır başlıydı yani ağır abiydi. Her hareketine dikkat ediyordu, ütüsü bile yeterince iyi yapıldığına göre düzenli olmalıydı. Hayatında netliği seviyordu, bugüne kadar hep net olmuştu uzun süre gözlerine bakan biri bunu hemen çözebilirdi.

Ayrıca gözlerine baktığım bunca zamanda ona karşı içimde çok derinlerde bir şey başladığını hissettim. Bu beni içten içe yaralasada karşı koyamadığım bir güçtü. Daha sadece dört beş saat ve gece yemeğinden tanıdığım birine karşı böyle hisleri bu hızda yaşabileceğimi düşünmüyordum. Mantıklı düşününce her şey güzel olsada gözlerine baktığım zaman her şeyi unutuyordum. Sanki benim için yaratılmıştı, benim manzaram olmak için.

Akşam olmaya yüz tutmuşken küçük şirin bir mekan oturduk. Bir yanda balık diğer yanda rakı karşımda da Baran olunca neşem yerine gelmişti. Baran'a sataşmak istedim, "sen tam ağır abisin, dikkat et fiyakan çizilmesin" gibi saçma sapan bir şey söyledim. Rakının etkisi de hafiften kendini gösteriyor olmalıydı. Kendini savunan birkaç cümle sarfedereken, kulağıma takılan müziğe uyup "şurada çıkıp dans edebilir misin, herkesin içinde" dedim. Hiç tereddüt etmeden, bana eşlik edersen neden olması dedi ve elini uzattı.

Size o dansın ayrıntılarını anlatmak isterim, kalbimin nasıl çarptığını. Dansın hareketlerden nasıl da bağımsız olduğunu, nasıl bambaşka boyutlara geçtiğimi. Ya da gözlerimin içine nasıl baktığını, beni kendine doğru çekişlerini. O sırada bizi izleyenlerin nasıl imrendiklerini ise tahmin bile edemiyorum.

Dans bitip de yerimize geçtiğimizde daha fazla dayanamayacağımı farkedip, lavaboya gitmek adına izin isteyip kalkıyorum. Aynanın karşısında nasıl da ağladığımı tahmin bile edemezsiniz. Derken Baran çıkageliyor, ne işi var burada. Sen bana ne hissettiysen ben de onu hissettip deyip sarılıyor bana. Normalde çok saçma olduğunu düşündüğüm bu durum bana en derin acıları tattırıyor. Gözyaşlarımın dinmeye başladığı noktada hayatım boyunca unutamıyacağım o öpücüğü alıyorum. Sadece bir kere gelen ve bir daha olamayacak olan, yaşam kadar gerçek.

Dönüş vapurunda Berk ve Dlor bizdeki değişimin farkında, onlar da kendi dünyalarına kapanıp bizi rahat bırakmışlar. Rakının etkisini iyice hissediyorum, başım dönüyor. Başımı Baran'ın göğsüne yaslayıp şarkı söylüyorum. Yol boyunca sadece bir kere durarak yapıyorum bunu, durduğum vakit söylediğim tek şey bir kez sadece bir kez daha öp beni. Ama inadına yaparmış gibi, öpmüyor ve sadece gözlerime bakıyor. Bakışlarını, öpüşünü bana miras bırakıyor.

Vapurdan inerken düşündüğüm bir şey varsa o da Baran'ın Almanya'ya benim de sıkıcı hayatıma dönüş hikayem olmalı. Nasılsa hemen unutacaktım ama olmadı. Deli çocuk 6 ay boyunca her gün aradı beni ve 6 ay sonra sevgilisinden ayrılıp geldi. Evdeydim, günlerdir Baran'ın telefonlarına cevap vermiyordum. En son mesaj atarak bir daha aramamasını, beni rahatsız ettiğini söyledim. İşte o gün telefonumda hala inanamadığım o mesajı gördüm. Buradayım okulun kapısında, nasıl olsa bu kapıdan geçiceksin, bekliyorum.

Dışarı çıkmaya, okula gitmeye cesaret edemedim. Böylesine güçlü bir aşkın rüyasına dalmak çok büyük pişmanlıkları beraberinde getirebilirdi. Ben hala öğrenciydim, o ise çalışma hayatına başlamış hatta evlenecek yaşa gelmişti. O Almanya'da yaşıyordu, uzun bir süre de Türkiye'ye gelme ihtimali yoktu. Aklıma bunlar geldikçe kendimi dışarı çıkmamak adına ikna edebildim. Bir süre sonra yüreğim el vermemeye, kendimi ızdıraplar içerisinde bulmaya başladım. Evden koşarak çıktığımı hatırlıyorum, sonra sabaha kadar birlikte oturduğumuzu ve gözlerini. Ama sen zaten gözlerini hiç unutturmadın ki...

Hikayenin sonunun böyle bitirmesi yüreğimde öyle bir kıpırdanmaya sebep olmuştu ki, aşık oldum. Hikayenin kendisine aşık olmuştum ve yazıya geçirmeden bu durumdan kurtulmam mümkün değildi. Umarım bir gün hikayenin kendisini de yaşayan olurum. Anlatarak beni ödüllendiren dostuma teşekkürlerimi sunmayı bir borç biliyorum...

Sisteminin Başarılı Kıldığı Başarısızlar

                                                                         *Sad But True

Yanlış anlaşılmasın amacım ne kimseye bir şey öğretmektir, ne de akıl vermek. Zaten bildiğim güzellikler paylaşınca çoğalsaydı, ya da ne biliyim cehaletin yok olma ihtimali olsaydı hayatımı buna adardım. Lakin iyinin kötüyle bilindiği şu dünyada yapmak istediklerimi yapamasam da bir söz beni kurtarır, göğe bakalım...

Sabah uyandım, yataktan kalmadan önce bugün dünyada merak edebileceğim neler olmuş diye şöyle bir Facebook'a göz attım. Ecem Seçkin'in istifa manifestosunu okuyunca ne zamandır yazmayı düşündüğüm başarısız insanlar yazısını yazmaya koyuldum. Onun iş hayatında gördüğü sorunsalı mezun olmaya yaklaşmışken hissetmeye başladım.

Başarılı olmak hedefleri olan bir insan için önemlidir ve hedefleri olmayan insan sayısı bahsedilmeyecek kadar azdır. Kendini başarılı gören insanda özgüven hissedilirken, başarısız insanda hedefine ulaşamamanın ezikliği görülür. Gözlemler ve örnekler genişletilip, sayıları çoğaltılabilir. Ama bütün bunları yapmadan önce bizim fizik derslerinde gördüğümüz belkide hayatın en önemli unsurlarından biri olan referans noktasına değinmemiz gerekir.

Referans noktası öyle bir noktadır ki yapılacak bütün hesaplar bu nokta baz alınarak yapılır, hep o noktanın adı üzerinden konuşulur ama lafı sadece en başta geçer. Mesela Sokrat 'a göre dersin ya da serbest piyasa ekonomosine göre... Bundan sonra söylediklerin bu referans noktasının bütün kabullerini içerir. Bu bazen bir öğreti olabilirken, bazen de toplumsal norm adını verdiğimiz yazılı olmayan kurallar  da olabilir. Müslümansan ona göre hareket edersin, ya da liberalsen...

Peki başarılı dediğimiz insana hangi referansı kullanarak başarılı diyoruz? Toplum karar verirken genelde ne kadar para kazandığına, ne kadar ünlü olduğuna ya da sınav başarılarına bakıyor. Eğer tıp okuyan bir örğenciyseniz, başarılısınız. Çünkü ileride bir gün çok para kazanacaksınız ve okula da iyi bir puan yaparak girdiniz. Mesela şairsiniz hatta adınız Orhan Veli, birileri hakkınızda bir Garip Veli diyebilir.

Altında bir araba, kendine ait bir evin varsa ki muhtemelen iyi bir maaş alıyorsun, ne yaptığının bir önemi yok sen başarılısın. Ya da Boğaziçi'nde okuyorsan çok başarılısın,  toplum tarafından başarılı görülen bir okulda okuyorsun(Eğer Boğaziçi'ni hiç bilmeyen biriyle konuşuyorsan senin başarılı olduğunu düşünmez.) ve mezun olanların kazandıkları para miktarı da fena değil.

İşte topluma göre böyledir; bulunuduğunuz ortamın bilinirliği, mal varlığınız, okuduğun üniversite ya da bölüm başarı unsuru haline gelebilir. Toplum referanslı bu başarı anlayışını sığ bulmuş olabilirsiniz, ama birazdan her türlü kurum kadar sığ olduğunu göstermek zorunda kalabilirim. Bir de üniversiteleri ele alalım, başarı anlayışımızı üniversiteler üzerinden sorgulayalım.


Üniversite'de ne kadar başarılı olduğunuz 4 üzerinden bir puanla gösterilir. Bu puan verilirken sınavlar yapılır, bu sınavlara günlerce çalışılır. İşte bu sınavlara çok çalışan sonunda da belirli bir ortalamayı tutturan çoğu öğrenciye göre ortalamanın altında kalanlar başarısızdır. Aslında sadece öğrencileri katmak doğru olmadı, çünkü biliyoruz ki bu öğrenciler zamanla akademik personel olduğundan onları da bu sınafa dahil etmek doğru olur.

Bir grup üniversite öğrencisi daha üniversite yaşamında para kazanmaya çalışır, elinden ne iş gelirse yapar. Bu öğrencilerin hayat tecrübeleri vardır ve konuştuğunuzda konuşmaktan çok dinlemek istersiniz. Bu hayat tecrübesini değerli bulan grup, hep "bu hayatta ne yaptın ki?" sorusunu sorar. Bu gruplar elbette genişletilebilir, ama ben bütün bu grupların sonunda en sonuncusunu anlatmak istiyorum.

Aslında bu grubun çok üyesi yok, hatta daha iki tane üyesiyle tanışabildim. Lakin ben bir tane tanıyorum diye bu kadar az değillerdir yani umarım değillerdir. Bu gruba göre başarı bir değerlendirme ölçütü değil, onların ölçütü hayallerine ya da isteklerine giderken aldıkları yol. Bu insanlar için sonuç çok da önemli değil, gidilen yolun kendisinden tatmin oluyorlar. Bu grubu başka bir yazımda uzun uzun anlatmak istiyorum, şimdi sisteme dönme vaktidir.

Bu son grubu çıkartırsak diğer grupları başarılı yapan sistemlere çomak sokmanın zamanı geldi. Ama bu eleştiriyi yaparken gidip topluma saldırmak olmaz çünkü toplum aydınını takip eder. Kendini aydın zanneden grubun bütün sığlığı topluma yansır. Bu yüzden birini suçlamak gerekirse öncelikle aydınlardan başlanmalıdır.

Tabi terimin üzerinde ortak bir yargıya varmak adına aydının tanımını kısaca yapmak istiyorum. Aydınlatma işlevini yerine getiren herkese aydın diyorum, üstelik bunu bir ünvan olarak değil tamamıyla bir işlev olarak kullanıyorum. Bu aydınlık bazen köyün bilgesinden gelir, kimi zaman bir sanatçı kimi zamanda profesör dediğimiz zatlardan. Kimden geldiği çok önemli olmasa da kimden gelmediği çok önemlidir. Toplumun farklı kesimlerini anlayabilecek seviyeye gelmemiş, söylemlerinden nefret akan, araştırma ve merakını ünvanlarının askısına asmış bireylerden kesinlikle bahsetmiyorum.

Şimdi üniversiteyi bir aydınlanma merkezi olarak görebileceğimize göre, bakalım bu sistemin başarılı dediği neden başarısız:

Profesör derse giriyor ve üç beş hazırlıktan sonra derse başlanıyor. 50 dakika boyunca şırıngasından damarlarımıza bilgi enjekte ediyor. Yıllardır bilgiyle şişen bünyeler daha fazlasını alamayan bir kap gibi taşıyor. Ama ne demişlerdi : "Hayalgücü bilgiden daha önemlidir"," Emin misiniz, sayın hocam".

Bize mühendislik derslerinde çok güzel bir sembol gösterdiler. Bir tane kutu; girdiler, çıktılar bir de sistem vardı. Meğersem bizi anlatıyormuş hocalarımız, "biz size istediğimizi vereceğiz siz de istenileni çıkartacaksınız" diyorlarmış.

Karşılaştırma 1 :

-50 dakika arkasına bile bakmadan ders anlatan sevgili prof.

-Derse bugün atomu hayal edelim, herkes kendi aklındaki modeli çizsin ve arkadaşıyla tartışsın diyerek başlayan bir lise kimya hocası

Karşılaştırma 2 :

-Quiz var, dersi ne kadar iyi anladığını ölçüyor akademik personelin

-Quiz var, tek soru "sen kimsin"

Bu tür örnekler var, peki bu sevgili akademik personel neden böyle davranıyor. Galiba ünvanlarından demir almış bir gemi bu akademik personeller, sistemin onlardan istediklerini yapmakla yetiştikleri için yol alamıyorlar. Mizaçları karşı çıkmaya el vermiyor, başarısız olamayı göze alamıyorlar. Çünkü gerçekten başarılı olmak zor, insiyatif almaları gerekiyor. Lakin bu kadar güzel işleyen bir sistem varken neden rahatlarını bozsunlar ki?

Sen şimdi öğrencisin kendini başarılı olarak görüyor musun? Başarılı olarak görülüyor musun sorusu daha doğru bir soru olabilir. Eğer bu başarı seni hayatını sorgulamaktan alıkoyup, sisteme sığınmanı sağlıyorsa rahatlıkla söyleyebiliriz başarılı değilsin.

Diyalog 1 :

- Mezun olunca ne yapmayı düşünüyorsun ?
- Biz prensip olarak düşünmüyoruz.

Diyalog 2 :

- Ne yapmak istiyorsun, bu hayatta?
- Hıı, nee, bilmiyorum...

Eğer bu hayatta hep o sembolik kutu olmaksa niyetin ve girdileri çoğu zaman başkaları veriyorsa, şöyle bir dön bak kendine; bu kadar başarılısın da sen kimsin?

Girdilerini belirleyen ailen, arkadaş çevren, insanlık sana iyi okullarda oku dedi, iyi okullardasın. Liselere giriş, üniversitelere giriş gibi sınavlarda derecen var, derece derken başarılı kabul edilme derecesi.

Bundan sonra iyi bir maaşın olacak, gökdelende çalışabilirsin ve çalıştığın şirketi hepimiz biliyor oluruz. Zamanla yöneticilik, daha fazla özel mülk ve daha fazla başarı. Bir gün ölüp gidene kadar hep başarılısın ta ki ölene kadar. Yatağında şunu farkedeceksin, kimse seni hatırlamayacak. Çünkü insanlar arkasında bıraktığı para ve mülk ile hatırlanmaz.

Ya da bir şirkette değilsin, devlet memuru olmuşşun. Mesela öğretmen ya da akademi de... Çocuklara nasıl başarılı olmaları gerektiğini öğreteceksin, kendi hikayen onlara örnek teşkil edecek. Öğrencilerin derse gelsin diye dersi zorunlu yapacaksın, gelmeyenler dersten geçemeyecek. Sana sordukları zaman müfredat böyle diyeceksin, eğer çok haklı olurlarsa "naparsın sistem böyle" diyeceksin. Bunu derken sistemin herhangi çarkından biri gibi hissediceksin, aslında içten içe o kadar değersiz olacaksın.

Askersen hepsinden kötü, bu sefer girdilerin çok büyük bir kısmı bilmediğin bir yerden geliyor. "Emir kuluyuz abi ne yapalım" diyorsun, yaptıklarının bedeli bu cümleyle üzerinden alınır mı zannediyorsun. Bazen de senlik hiçbir olay olmuyor.

Aç açabildiğin kadar, toplumun genelini genişletebilirsin bu durumu. Maalesef ülkende sistemin başarılı kıldığı başarsızlar var ve bunlar aydınım diye ortalarda dolaşıyor. İşlerini hayatlarını yaşamak için bir araç olarak gören, hatta yaşamayı da doğuştan sırtlarına yüklenmiş bir kambur gibi taşıyan bu grup maalesef sistemi yozlaştırıyor.

Bu hayatta sırf yapabiliyorsun diye başarılı olmak zorunda değilsin, başarısız olmak da bir seçenektir. Bazen sadece yolda olmak da güzeldir, sadece ne istediğini bilmek de güzeldir ya da bilmemek. Aydınlanmak için adım at çünkü yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.



18 Nisan 2014 Cuma

İki Kalp Arasında En Kısa Yol


*Okurken dinlemelisin!

Kalpten kalbe bir yoldur vardır görülmez. Gönülden gönüle gider, yol gizli... 

Secret diye bir kitap sürmüşleri önümüze, hayatın gizlerini araştırıyorduk. Kendimizi keşfedip, derinlere yolculuk yapıyorduk. Neyse ki okumadım. Eğer derinlerde en derinlerde aranacak bir hazine varsa o da aşk... Ve biraz olsun anlamına yaklaşmanın tek yolu sanatsal aktiverlerde bulunmak gibi geliyor.

Aşk üzerine söylenecek tonla laf olmasına rağmen, yaşanan hissin ne olduğu belli değil. Hissin ne olduğunu geçtim yol gizli. Bir kere aşık oluyorsun, ama biliyorsun o da bir ana ait ve bir gün bitiyor ya da bitmiyor. 

Acaba kaç kere aşık olur insan? Sadece bir kere demişti bilge bir adam ve o adam haklıysa ben tek hakkımı kullandım. Belki de sırf bu yüzden arıyorum arasan da bulunmazı. Neyse ki bilge adamları bilge yapan hayatları boyunca farkında olmaları, zaman zaman yanıldıklarının.

Lisedeyim birbirinden sıkıcı derslere giriyorum, bilmediğim bir amaç uğruna saatlerimi harcıyorum. Belki de sırf yapacak işim olmadığından başarılıyım, hani başarılı olduğumdan da değil insanlar beni öyle görüyor. Neyse ki hayatım bundan ibaret değil, bir şeyin provası yapılıyor. 



İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.

Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde gösterisi zamanın;
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
Bir şeyin provası yapılıyor sanki.

Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


İlk defa duyduğumda bu şiiri, Acı Aşk adlı bir filmi izliyordum. Filmde edebiyat hocası bu şiiri yorumluyordu ama sadece yorumlar gibi değil yaşar gibi. O zaman ki anladım bizim hocalarımız aşık değildi.

Bir gün okul açarsam en önemli mülakat sorusu "aşık mısınız? " olur. Öyleee bir insana da değil, aklına ne geliyorsa ilk ona, yani sana en yakın olana ve parmak ucuyla değme şartıyla.

Sahi sizin aklınıza ne geliyor? Sevgili, dost, aile, din, milliyet ya da hayali bir kahraman, bilim, ticaret, iktidar...?

Aslında ne güzel bir mülakat sorusu, ispatlamak zorunda kalmıyorsun. Soru sorulduğu anda aklına gelen ilk şey, gözlerinden okunuyor. Zaten böyle bir şey yoksa da ruh gibi bakıyorsun. 

Bir şeyi iyi yapmak istiyorsan git aşık ol! Yol gizli gizli...



13 Nisan 2014 Pazar

Yasak Hayal



                                 *Yazıyı okurken dinlemelisin!

Sanki karşılaşmak bile yasakmış gibi
ürperiyorsun beni görünce
İki de bir yanımdasın üstelik
Yan masada, otobüste hatta yürürken
Göz göze geliyoruz bazen

Varlığım senin yokluğun gibi
Nereye saklasam kendimi bilemiyorum
Yüzeye çıkıyor bütün düşünceler
Düşünceler konuşabilirler mi bilemiyorum
Ortak bir ayıbı işler gibi utanıyoruz

Bu aralar karmaya inanıyorum
Evrene gönderdiğim her mesaj
Seninle yankı buluyor
Sanki hiç konuşmasak anlaşacağız
Şeytan da dürtmüyor değil ya!

Seyyar Araba



Adamın tek derdi 
Günün öylece geçip gitmesiydi
Yani üzülerek değil, mutluca
Kara tahtadan sildiği çizgiye bakarak

Adam tek başına özgürdü
Kanatlarını bu dünyadan yukarı 
Babasına,eşine,çocuğuna
Bütün mazlumlara doğru çırpardı

Adamın tek sevinci 
O gün seyyar arabasıyla 
İstanbul'un güzelim yollarında 
Denk gelmemesiydi çukura

Adam tek başına öldü
Düştüğü çukurdan kayarak derinlere
Ve her katmanda daha bir tebessümle 
Sessizce öldü

12 Nisan 2014 Cumartesi

Arz-ı Hal

                              
                                                                               *Yazıyı okurken müziği dinlemelisiniz.
Yanlış anlaşılmasın amacım ne kimseye bir şey öğretmektir, ne de akıl vermek. Zaten bildiğim güzellikler paylaşınca çoğalsaydı, ya da ne biliyim cehaletin yok olma ihtimali olsaydı hayatımı buna adardım. Lakin iyinin kötüyle bilindiği şu dünyada yapmak istediklerimi yapamasam da bir söz beni kurtarır, göğe bakalım...

Turgut Uyar'la başlayınca içimden onunla devam etmek geldi. Aslında onun şiiriyle devam etmiyorum çünkü ne zaman bu yeşil kapaklı şiir kitabını alsam elime, aklıma sadece eski bir dostum geliyor. Aslına bakarsanız şiirle de devam ediyor olabilirim, ee şiirin adı Arz-ı Hal olunca ne yaparsın.

Boğaziçi Üniversitesi'nde TK dersi alırken dediler ki Turgut Uyar'ın Göğe Bakma Durağı'nı okuyacaksınız, daha doğrusu okumanız gereken 4 kitaptan biri. Yeşil kapağı ile o kadar ayırtedilebilir bir kitap ki, hemen seçilen diğer kitaplar arasında kendini gösteriveriyordu. Yani hemen bakmak gelirdi içinizden ama ben sevmezdim şiiri bakmadım.

Aslına bakarsanız kitabı sevene kadar bu yeşil kapak bana itici bile gelmiştir, hatta sihirli bir dokunuş bana kitabı açtırmasa şiirleri de okuyacağımı zannetmiyorum. Gerçekten de bazen sihirli dokunuşlar hayatınızda çok şeyi değiştirebiliyor, bu aslında çok gibi görünmese de... En azından benim için şiirsever olmak hayatımda büyük bir değişiklikti.

Sihirli bir dokunuş dediğimde; meraklı gözlerle, sesinde heyecan, tatlı tatlı "bak sana çok güzel bir şiir okuyacağım" demesiydi. Odasına gittik, yeşil kapak gözüme anında çarptı ama daha bir söz edemeden kapak kalktı, kapağın altından Arz-ı Hal belirdi. 

Hala bilmiyorum sen okuduğun için mi bu kadar güzeldi, senden bir parça taşıdığı için mi yoksa gerçekten güzel olduğu için mi? Herhalde sana bir şiir ismi versem Arz-ı Hal derdim, yani şiirle seni ayıramazdım. O zaman düşündüm mü şiir üzerine hatırlamıyorum ama senin üzerine çok düşündüm yani diyorum ki şiir üzerine çok düşündüm.

Ben de günahkar kullarındanım Allahım... Bir "Kulluvallahi" bilirim dualardan, bir de "Yarabbi şükür" demeyi doyunca. Bir kere oruç tutmam ramazan boyunca ama çekmediğim kalmadı sevdalardan. Şairin aksine ben çok dua bilirim, şükür de cabası, oruç kaçırmışlığım azdır da, ben de günahkar kullarındanım Allahım. Zaman zaman cehennemden de korkmuyor değilim mesela, ama insan düşünmeyince korkmaz ki. Çoğu zamanda düşünmeyi tercih etmiyorum.

Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım! Eğer bilmiyorsan işte, haberin olsun. Hayır bu şiir hangi ortamda, hangi büyülü dünyada okunmuş olursa olsun üzerinde yargıya varmış olmalıyım. Muhafazakarım ben, bu dil hiç hoş değil, haykırmak istiyorum. Seste büyü olmasa haykırmaz da değilim sanki! Ama ses davet ediyor gitmemek olmaz.

Ekmek derdi, aşk derdi unutturdu seni. İnsan hatırlamıyor dün ne yediğini. Zaten yediğimiz ne ki hatırda dursun. Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım! Hemen kendime dönüyorum, Allah'a hiç isyan etmiş miydim? Zannetmiyorum, zengin doğmadık, çok paramız da olmadı, hatta fakirken en büyük sığınağımızdı Allah. Ama insan ara ara bunları da içinden geçirmiyor değil, yani geçiremez değil. İsyan etmek dünyanın en haklı şeyi, yani şükretmek kadar haklı.

Yazdıklarıma sakın darılma Allahım! Meleklerin sana bunları söylemez. Artık, pek yarattığın gibi değil dünya. Nasıl yaratmıştı ki dünyayı, hem melekler bu durumu söylediğinde Allah acaba ne hissederdi? Şiir sanki sorgulama damarıma dokunmuş gibi, cesaret edemediğim ne kadar soru varsa soruyordum. İnsanlar hem sabuna karıştı, hem suya: ne olursun, hoşuna gitmediyse eğer, yazdıklarıma sakın darılma Allah'ım!

Allah'ın bize darılması düşüncesi o kadar hoşuma gitmişti ki; anlatamam size, kendimi inanılmaz değerli hissettim. Böyle çocukça sevindim, dua etmek bir anda ritüel halinden çıktı. İçimde ne kadar güzel ve çirkin varsa, ne kadar baskıladığım şey varsa çıkardım ortaya. Şiir resmen inancımı sağlamlaştırıyordu, bunu yaparken de beni avuçlarının içine almış sarsıyordu.

Sana bir şey soracağım, affet Allahım! Beş vakit kızlar doluyor camilerine, beyaz yaşmaklı, beyaz tenli, masum kızlar. Benim bir defa görüşte yüreğim sızlar, sen tutulmadın mı, içlerinden birine? Sana bir şey soracağım affet Allah'ım! Ne kadar da derinden eleştiriyor, bu kadar yüklenmemeli bana. Kutsalıma dokunma demek geliyor içimden ama farkediyorum ki benim için kutsal olan onun için kutsal değil. Sadece söz söyleme hakkını, sorgulama hakkını kullanıyor. Bundan doğal ne olabilir ki?

Ayrıca içimden sormuyor değilim Allah aşkı dediğimiz olayda Allah da bize aşık oluyor değil mi? Ne kadar güzel bir şey Allah'ın bize aşık olması bizim ona. Hem belki de yaratıcının en büyük özelliklerinden biri yarattığına aşık olabilmesidir, biz insanlar öyle değiliz yaratabilseydik küçümserdik asla aşık olmazdık.

İşte insanlar bu minval üzre, Allahım! Kıt kanaat sere serpe yollar boyunca... Sen, bizim için hala o ezeli sırsın. Sen de, bizi bilmiş olsan, başkalaşırsın.. Herkesin kederi, gailesi boyunca. İşte insanlar bu minval üzre, Allah'ım!

Herhalde şiir bittiğinde baya çarpılmışım, sonrasında 75 kere daha okudum şiiri ve her okuduğumda bir daha sorguladım. Nedense başlarda sorgulamaktan çok korkuyordum, sanki mensup olduğum dine yani müslümanlığa ihanet ediyormuş gibi hissediyordum. Ama yavaş yavaş sorgulamak kanımda özgürce dolaşmaya başladı.

Halbuki bana hep şükür etmek öğretildi, her gün annem arayıp oğlum şükret öyle çık evden der. Kimse bana isyan edebileceğimi, dertleşebileceğimi, bazen ellerimi açmama bile gerek olmadığını anlatmadı. Bir adam, bir şair geldi ve rahat ol ya dedi azıcık sorgulasan dinden çıkmazsın ki. Hem affet beni Allah'ım.

Bu şiiri bana okutan kişiye teşekkür etme fırsatı bulamadım, ne zaman konuşsak başka bir pencerimi açtı, hep tatlı tatlı sorgulattı. Farkına varmamı sargıladı ve bunu yaparken yargılamadı, yardım etti. Şimdi konuşmasak da o benim hala dostum ve biliyorum ki bir parçam onun.

Son soru : hiç kendinizi farklı parçalara bölmeyi düşündünüz mü, her parçanızdan bir insan çıkıyor. Mesela bir parça anneniz, bir parça babanız, bir parça dost, bir parça sevgili... Söyleyin bana bir tane sizden oluşması için kaç parça lazım ve sizin parçanız hangisi?

Göğe Bakma Durağı

*Yazıyı okurken müziği dinlemelisiniz
Yanlış anlaşılmasın amacım ne kimseye bir şey öğretmektir, ne de akıl vermek. Zaten bildiğim güzellikler paylaşınca çoğalsaydı, ya da ne biliyim cehaletin yok olma ihtimali olsaydı hayatımı buna adardım. Lakin iyinin kötüyle bilindiği şu dünyada yapmak istediklerimi yapamasam da bir söz beni kurtarır, göğe bakalım...

Göğe Bakma Durağı benim bu hayatta yaşama sebebim desek yanlış olmaz herhalde, dayasam kafama silahı "hadi olum çek tetiği" desem yok olmaz "daha o durağa gelmedik, zamanı gelince otobüs durur ineriz" der yapamam.

Hani Fahrenheit 451 diye bir kitap-film vardı, itfaiyeciler kitapları yakıyordu da buna karşılık insanlar sırf kaybolmasın diye geçmişleri, sırf kaybolmasın diye üretilen bunca değer kitap ezberliyordu. Kitap-insanlar ortaya çıkmıştı, herkes ezberlediği kitabın adıyla anılır olmuştu. Eğer biz de bir şiir, kitap ya da film adıyla anılsaydık bana Göğe Bakma Durağı demenizi isterdim. Siz acaba ne olmak isterdiniz?

Hem ben de zaman zaman "durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar" diyorum, yani öylece ortaya söylüyorum. Neyse bu evleri atla bu evleri de bunları da göğe bakalım.

Falanca durağa şimdi geliriz dediği nokta var ya benim o duraklarda bıraktığım ne hayaller vardı. Ben Zafer Takı'nın merdivenleri zannetmiştim o durakları, o durakların falanca olduğu yerde göğe bakalım.

Kendime bir lakap seçsem Diyojen derdim, ne kadar havalı değil mi? Gelene geçene "gölge etme başka ihsan istemez" derdim. Ama yok arkadaş ben bazen gölgesine bile muhtaç oluyorum, hem bir fıçıya sığmayacak kadar çok eşyam var. Ya da ne biliyim fıçı da yaşıyormuşum gibi hissediyorum, biraz karışık...

Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrı'ya derken ne demek istemişti,  duymak istemiyorum. Hırsızlar, polisler, açlar, toklar herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam. Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım. Karanlıktan fıçı yapmışlar, bence o fıçıya iki kişi sığmaz bir olmak lazım.

Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda, beni bırak göğe bakalım.  Sözün bittiği yerdir göğe bakalım, öyle derinlerde bir anlam arama ya bir göğe bak.

Seni aldım bu sunturlu yere getirdim, sayısız penceren vardı bir bir kapattım. Kimin yok ki sayısız penceresi, bu pencerelerden nerelere açılır insan. İnsan doğrusu olmayan, yaşamak bile bu kadar şüpheliyken ben bu pencerelerden çok çok şüpheliyim. Sahi siz saydınız mı pencerelerinizi?

Şimdi otobüs gelir biner gideriz deme, otobüs beklemek gibi bir niyetim yok benim. Bir duraktan diğerine tükettiğim nefes yaşamsa bu yakışıksız otobüste harcanmamalı. Dönmeyeceğimiz bir yer beğen diyorsun, mümkün mü? Sen bana benim ötemde bir şey vaadediyorsun. Etme!

Çok söz ettim, lafı tuttum kendime çaptım. Bir şiire alınganlık ettim, sanki bana yazılmış gibi yalnız benimmiş gibi sahiplendim. Ama merak etmiyor da değilim var mıdır acaba benim gibi Göğe Bakma Durağı'nı kendine isim edinen. Varsa tanışsak ne güzel olur, gideriz mesela İstiklal Caddesi'ne Göğe Bakma Durağı'nı okuruz, göğe bakarız bir yandan da yürürüz.

Hem belki bizi eylem yapıyoruz zannederler, yaşamak suçu işleriz. Bizi belki fıçı gibi bir yere atarlar, gölge etmeyin derler. Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç, bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin.

Durma kendini hatırlat, durma göğe bakalım!