Kadın adama güler, adam yüzünü döner ve gider. Gitmesi gerekir en azından en içinde bunu düşünür. Adam bağlanmayı sevmiyor, adam bu dünyanın nasıl bir yer olduğunun farkında. Farkındalıkları okudukları kadar değil, yaşadıkları kadar hiç değil. Sanki doğuştan getirdiği bir yaranın izlerini taşıyor, kendi algısının kahramanı olan her birey gibi.
Kitaplar insana nasıl dost olur öğrenen herkes gibi insanlarla olan dostluklarında zorlanıyor, özenle seçilmiş cümleler gibi yaşamak istiyor. En azıyla en fazlası arasında yaşadığı duyguların gelgitlerinde çok mu savrulmuş, kaldırabilir mi bir dostluk bunu? Alalade verilmiş cevapları kendine mutlak doğru kabul eden bir dünyanın içinde sürekli sorduğu sorularla kafaları şişirmemiş miydi?
Bugüne kadar bana sorulan soru en derininde neden bu kadar çok soru sorduğumdu, ben de kendimce kendimi arıyorum diye cevap vermiştim. Kendini aramak ne demek? Tatlı bir büyünün peşinden giden ortaçağ filozofu simyacılar gibi sözde güzel özde boş bir arayış. 20. yüzyılda mutlak doğrular kendini özgür vicdana bıraktı, bundan sonra kendini oluşturmak var.
Keşke bu kadar geç karşılaşmasaydım bu terimle, o zaman mana alemi denen bilinmeze dalmak yerine en derin nefesi alarak yaşardım. O zaman mutlak doğrularımla yargılamazdım kendimi, o zaman hep varmaya çalışmazdım. Bütün bunlar pişmanlık cümleleri değil ama hala birilerinin tecrübelerinden yararlanamıyor olmak gerçekten de acı verici. İnsanlık tarihinin bunca çabası, yan yana dizilen bunca karakter bunca cümle sadece kendini arayan adam için.
Kendini oluşturan insan neyin bilincinde sorusu tam da burada devreye giriyor. Bence sınırlı yaşamın sınırsızlığının sınırlı sayıda method kullanılarak anlaşılabileceğinin farkında. Bir karakteri oluşturan sınırlı sayıda element yani temel dediğimiz belki kesin sınırlarıyla değil ama kendimi tanımıyorum ben sonucuna ulaştıracak kadar net olmalı. Kendini tanımayan kendini oluşturamaz çünkü toplumun bir ürünü olduğunun farkında değildir, en başta da ailesinin...
100 temel eseri temel yapan nedir sorusunun cevabı da bu temel arayışın içinde yatmaktadır. Bana ana renkleri göstermelisin ki ben sana tonlarını verebileyim. Bugün hala ana renkleri tanımıyor olmak beni üzüyor, bu iyi bir eğitim alamamanın verdiği üzün elbette. Ölümün olduğu bir dünyada nasıl bir ben yaratmam gerektiğine karar veremememin bedelini standart bir hayat yaşarak ödüyorum. Bu başka bir hayata duyulan özlem; elbette tablosuna gerçeklik hissini vermesi gereken ressamın bulması gereken yeni tonları ararken ki yılmışlığı hissediyorum.
Kadınla ne alakası var bunun diye sorma, o başlattı; gülmeseydi böyle dönmezdim kendime ve gittikçe kapanan bir çiçek gibi sırrımı içime akıtmazdım. Sınırlarımı her farkettiğimde gitmek istemezdim böyle, gidemediğim her gün için bin kere sıkılmazdım. Kadın ne kadındı ama...
Sevgili blog ,
Galiba ben boş adamım, özgeçmişime yazdıklarım beni tatmin etmiyor yani diyorum ki özgeçmişimde bir tek fotoğrafım var. Şimdi yaratan uğraşmış, çabalamış haksızlık etmek olmaz diyerek fotoğrafla hiç oynamaya girişmedim. Bu arada özgeçmişimi babama yazdırmak lazım, neler yazar yetenekli adamdır. Biraz önce boş gördüğün sayfa, inci gibi yazıyla süslenmiştir bir kaç dakika sonra.
Tamam tamam bütün bu durakları geç göğe bakalım diyorsun diyorsun da daha bugün tanışmadın mı Sartre amcayla, o pek katılmıyor senin bu fikrine. Bir kere varsan özünü kendin yaratmalısın diyor, halbuki biz hep o muhteşem özü aramamış mıydık? Arasan bulunmaz, aramasan hiç bulunmaz ne demek şimdi anlıyorum. Aranılanı statik kılan zihnimin az gelişmişliğinden sanırım yıldım.
Bu da olmadı bütün bu konular bana uzak, bana yakın olan zamanla ilgili. Ne kadar da lineer bir şekilde akıyor değil mi, tik taklarla sayabiliyorum. Bazen benim tik taklarla saydığımı parmaklarıyla sayan bir çocuk yaşını söylüyor. Zannediyorum bugün benim doğum günüm, 22. yaşımı kutluyorum. Acaba anlatsam kaç saat sürer, ne kadarını aklımda tutabilmişim. Kendini zorlama, senden bir elbiselik kumaş çıkmaz bu krala. Oğuz ne diyorsun dur karıştırma!
Neyse şimdi asıl konuya gelelim, bu yılımı Sartre'a adadım. Hayır mevzu bu değil, diyorum ki abim hep derdi yapmazdım; hadi kendime bir özgelecek yazayım. Hem böyle olursa yarışma gibi olur, uzun koşu, bir yıllık... Sen şimdi diyorsun boş olan özgeçmişime bakarak ve kesinkes gülerek bu özgelecekte ne olabilir. Açıkçası ben de pek umutlu değilim, hatta daha yazacak bir şey bulamadığımdan konuyu uzatıyorum.
İşin yok mu diye sor bakalım bana, sor da al cevabını, gerçekten yok. Yani şimdi içimi sana dökmesem, en iyi ihtimal uyurum. Uyumayı lütfen faydasız görme bir sürü rüya görüyorum, hayal gücüm kendi içine açılıyor; bilinçaltımda fena sayılmaz. Madem böyle sevgili özgelecek sana düşeceğim ilk not bu boşluk adına olsun. Bu sene mesela hiç boş vaktim olmasın. Demesi kolay da ben bu 24 saati nasıl dolduracağım bay özgelecek.
Şimdi neler yapabileceğime şöyle bir göz atalım; spor, kitap okumaca, film izlemece, gezmece, ders çalışmaca. Çok sıkıcısın; insanın özgeleceği bu kadar sıkıcı olur mu ya, boşken daha tatlıydın. Biraz özenelim de düzelsin. O zaman gelsin; bu yıl çok özel 6 mekan keşfedeceğim. Her biri en az deliler kahvesi kadar özel olacak hayatımda ve hayatımın seyrini değiştirecek. Aslında özgeçmişim o kadar da boş değil miymiş? Özgeçmişime Deliler Kahvesini yazıyorum.
Neden Deliler Kahvesini yazdığımı da anlatayım tam olsun, hem böylece bir mekanı özel kılan parametreleri de kendimce anlatmış olurum. Bizim oralarda bir deli gördüler mi hep alay ederlerdi, esnaf falan da delinin üzerinden komiklikler, şakalar çıkarmaya kalkardı. Ben pek tasvip etmezdim bunu elbette, ama bir nokta var ki çok önemli; hayatımda hiç bir deliyi umursamamıştım, onu bir birey olarak görmemiştim. Onlar yaptıklarından sorumlu tutulamayacak zavallılardı gözümde. Deliler Kahvesi'nde onlara selam verip hal hatır sormayı öğrendim, kendi akıllığımla başkalarının zekasını tartmamayı öğrendim, bir delinin gayet normal davranışları olabileceğini öğrendim. Yani benim akıllılık terazimi kırdılar, öyle her şeyi teraziye koyan zihniyetimi kırdılar. Özeli özel yapan galiba sayısı gayet bol olan zincirlerimi kırması.
Bu yıl leş gibi kitap okumayacağım, ayda sadece iki tane kitap ama öyle böyle kitaplar olmayacak hakkında detaylı araştırma yapılmış, okunduğunda kattıklarıyla bu neymiş diyebileceğim kitaplar. Hatta öyle ki bundan sonraki bir ayımı geriye kalan 11 ayda okuyacağım 22 kitabı belirlemekle geçireceğim. Tabi bunlara şiir kitapları dahil değil, şiir hayatıma bambaşka bir şekilde girdi, yeri çok özel; hissettirdiklerini tecrübe etmek, tecrübe ettiğini hissetmek kadar güzel olanı başka ne verebilir. Diğer okuduğum kitapları anmanın bir lüzumu yok onları playstation oynamakla aynı kefeye koyuyorum, can sıkıntısı ve stres atmaca.
Özgelecek film ve dizi mevzunu nasıl çözeceğiz diye sormuyorum onu biraz akışına bıraksan daha iyi edersin bu konuda zaten Babil gibi derneklere gidersen güzel öneriler gelecektir. Spor zaten yapıyorsun onda da bir problem yok. Bunlara ek olarak kesinlikle bir kısa film çekeceğim. Bunun üzerine ciddi anlamda eğiliyorum. Bütün bu hobi kısımları, entellektüel birikim kısmını anladık şimdi asıl noktaya gel sürekli geçiştiriyorsun. Para kazanmak için ne yapacaksın, hayatını nasıl idame ettireceksin.İdameyi cümle içinde en sonunda kullabildim özgelecek.
Özgelecek bugüne kadar biliyorsun ki devlet babamızın verdiği bursla güllük gülistanlık geçindik, lakin sen de biliyorsun ki bundan sonrasında çeşitli şirketlerin sorduğu; sen ne yapabiliyorsun sorusuyla muhatap olacaksın. Sence de artık neyden para kazanman gerektiğini bulman gerekmiyor mu, bence gerekmiyor. Nasıl kazanıyorsan kazan önemsemiyorum artık. Biliyorum ki ben bu hayatta bir şekilde katma değer yaratacağım ama yazıp, çizerek, film çekerek ama teknoloji üreterek bundan sonraki aşamalarda en önemli element katma değeri paraya dönüştürecek emeği ortaya koymaktır.
Bir yıl sonra bugün bu yazıyı okurken 6 mekan keşfetmiş, bu mekanlarda çok güzel insanlarla tanışıp hayatın ne kadar da güzel olduğunu düşünmüş olacağım. İşte bugün o insanlar hakkında çeşit çeşit anılar anlattığım bir gün olacak. Rengarenk bir tablo çizeceğim ve bu tablonun renkleri o insanlar olacak.Okuduğum 22 kitap zihnimin karanlık kısmını aydınlatacak aydınlık kısmını da karartacak yaşamak için aradığım altyapıyı bu kitaplarda bulmuş olacağım. Ekip halinde yaptığımız filmi izleyip yeni hayaller kuracağım, bol bol hikaye yazacağım. Nasıl geçineceğimi öğrenmiş, parayı cebine değil de arkaya bir yerlere atmış olacağım. Ve böyle özgelecek mi yazılı deyip güleceğim...
Sevgili blogum öyle büyük iç çelişkilerle oturudum ki karşına sen olmasan ölürdüm. İçimde yükselen sesler o kadar büyüyor ki gözümde, kimseyle konuşamaz oluyorum. Daha geçen gün senin sesini dinleyip de bir mektup vermiştim. Arkadaş kitaplardan seçtiğim bir işaretti mektup, kaderimdi. Ben şimdi kaderimi çıkarıp bir askıya asmak istiyorum.
Sevgili blogum nereden başlayayım, elif demekle olmuyor ki başlangıç ; anlam ifade etmesi için kelimelerin yürekten büsbütün dökülmeleri gerekiyor. Sana kendimden bahsetmek isterim, olmaya çalıştığım kendimden ya da olamadığım. Biliyorum halbuki doğru bir yaşamak söz konusu değil, biliyorum Wittgenstein'ı bütün bunlar dil oyunu. Ama bilmek anlamaya denk düşmüyor, bilmek hissetmeye yetmiyor.
Sevgili blogum Nazım'ın hissettiği huysuzluk var ya o ne tatlı huysuzlukmuş benim hissettiğimin yanında. Ben öyle bir huysuzluk hissediyorum ki; aynada karnımı iğneyle değişiyor şiirler ve kuyularıma inemiyorum şairin bahsettiği gibi. Ben çok bilmelerin adamıyım blogum, bilginin içinde boğulmuşum. Bilgi anlatmıyor kendini nasıl kullanmam gerektiğini.
Sevgili blogum hayatım hakkında bugüne kadar öne sürdüğüm en mantıklı fikir zamanında atalarımın tıp medreselerinde delilere uyguladığı tedavi, yani meşguliyet. Onlara bir iş verdiklerinde deliliklerini, dertlerini, hatta insanlıklarını unutuyorlar. Yani diyorum ki öyle çok işim olsun ki bu işlerin meşguliyeti içinde insanlığımı unutayım, yani diyorum ki kapitalizm hak din. Yani normalleşme yolunda delirmek istiyorum.
Sevgili blogum çok yakın bir dostum var, kendisiyle belki vardır belki yoktur bir felsefe yazmayı düşünüyoruz insan doğası üzerinden. Ama biz adına dialektik demek istemiyoruz çünkü insan için olan her zaman zıttıyla bilinmiyor ya da tam anlamıyla zıttına düşmüyor. Biz çelişkiler üzerine bir felsefe kurmak istiyoruz ve bütün kapıların çelişmezliğe çıkmasını. Ben ona çelişmezler felsefesi demek istiyorum lakin o kendine başka bir şey, işte felsefemizin özü bu.
Sevgili blogum sana günlük mualemesi yaptım, bütün içimdekileri döküyorum, insanlar anlamıyor ya da ben anlamıyor zannediyorum, üzülüyorum. Ben anlaşılmak, ben normal olmak, ben kendimden kurtulmak istiyorum. Daha küçük bir çocukken başlamıştı durağan olanın sıkıcılığı ve "her şey akar" dediğinde filozof ben bu akışı takip edememiştim. Kendi kısır döngülerimden dertler çıkardım, kendi kendimi yordum. Kimi okusam fayda etmez oldu, kiminle konuşsam sıkıldım.
Sevgili blogum acaba diyorum kendime seratonin enjekte etsem nasıl olur ya da dopamin ya da ne biliyim saf mutluluk. Ama ben mutluluğu aramıyorum, bilmiyorsun. Ben bazen sıcakcık bir yüreğin atışlarını bir bebek kaygısıyla ninni yapıp uyumak bazen de en güzel sesten en güzel şarkıyı dinlemek istiyorum. İstemek yetmiyor, ulaşamadıklarımdan dolayı edindiğim mutsuzluk kıskançlık denen lanet duyguya gebe kalıyor.
Sevgili blogum ben kısacası aşığım, hem de bildiğin ondan besleniyorum. Nasıl beslendiğimi ben de çözebilmiş değilim, saçma dediğim tonla şeyi yaşıyor üzerine de fallar bakıyorum. Bana bir çözüm önersen, bir yol, bir ilaç şöyle damardan enjekteli, yok bir çözümü yok. Mesela diyorum ki şimdi istediğin olsa, yanında olsan mutlu olur musun, elbette olurum blogum saçma sorular soruyorsun. Sana tekrar söylüyorum artık benim hissettiğimi mutlulukla anlatamazsın.
Sevgili blogum tamam haklısın kafam karıştı, gene çorba yaptım aklımı. Sen söylemiştin zaten modern şairleri okuma diye, eskiye hasret duymak en iyisiydi. Şimdi sen Birhan okuyorsun sen şimdi Veysi okuyorsun ama bilmiyorsun yazık ediyorsun kendine. Ucundan anladığın şu dünyanın binbir hallerini sana öyle bir gösterdiler ki bakamaz oldun baksan göremez oldun. Belki onlar aşık etmiştir seni, suçu onlara yüklemek istiyorum.
Sevgili blogum bu arada şunu da söylemek isterim bu ara arkadaş çevrem çok değişti. Hem de öyle çok değişti ki mesela Birhan Keskin var, Veysi Erdoğan var , Abdurrahman var. Deliler Kahvesi diye bir mekan, deliler, güney meydanda bir ağaç, pringles, bir de saatim var. Bunlara arkadaş dememin sebebi gün boyu dertleşiyor olmam ve olmadıkları zaman eksikliklerini hissediyor olmam. Diğerlerinin eksiklerini maalesef hissetmiyorum, aramıza küçük bir ayrılık düşse konuşmayacağım o kadar çok insan var ki.
Sevgili blogum arkadaş mevzuna gelmişken, sence insanın kaç tane arkadaşı olmalıdır? Kaç tane arkadaşım olsa kendimi yalnız hissetmezdim. Belki de arkadaş sayısıyla bir alakası yoktur diyorsun. Bu aralar gerçekten çok kötüyüm ama sen beni iyi tanırsın ne kadar kötü olursam neşem de o kadar yerinde oluyor. İnsanlara çok gülüp, insanları çok güldürüyorum; bence bir arkadaşın en önemli vazifesi bu. Mesela bir tane dostum var azıcık yüzümü assam neyin var diye soruyor, biliyorum levhadan haberi yok.
Sevgili blogum sana bir şeyi itiraf etmek istiyorum, eğer ailem olmasa hiç düşünmeden intihar ederim. Eğer ailemin yanında hissettiklerim olmasa içinde bulunduğum boşlukta intihar etmeme gerek kalmadan kıvrana kıvrana ölürdüm. Ama her zor durumumda onlara koşmak istemiyorum çünkü hayat bir noktadan sonra kendi ayaklarımın üzerine evrilmeli. Yani kendi ailemi kurmalı ve genişletmeliyim. Nasıl olacak bu bilmiyorum, kurduğum hayaller bile terkederken beni değişmez olana nasıl ulaşacağımı bulamıyorum.
Sevgili blogum sana daha bir çok şey anlatmak isterim lakin sen de biliyorsun ne anlatsam boş, içimdeki bu değişik duyguyu azaltmayacak, bu kendiliğinden artıp kendiliğinden azalan bir duygu. Adına artık huysuzluk demek de yetmiyor yeni bir kelime şart. Bütün haftamı bu duyguya bir isim bulmakla geçireceğimi söyleyerek sana veda ediyorum. Güzel hayallerle...