7 Nisan 2015 Salı

Omurga


omurgamı aldın benim.
omurgamı aldın.
omurgamı aldın.
omurgamı

niye?

Senden bana bir gerçek çıkmadı.

Seni sevmek Birhan Keskin'in taş parçalarını yaşamak oldu, artık ben külüm. Küle ne öğretebilirse hayat bana da onu öğretti.

Benim omurgamı aldın.

Unutulmasın diye yazıyorum bu yazıyı; sana yüreğim kapalıdır.

Sus.

16 Şubat 2015 Pazartesi

Adalet Müzesi

Bugün müzik yok... Ancak yazıyı okumadan önce Black Mirror "White Bear" bölümünü izlemenizi tavsiye ederim.



Özgecan için üzülüyorum, ailesi için üzülüyorum.


Adını bilmediğim binlerce insan için üzülüyorum, aileleri hala üzülüyor biliyorum bunun için ayrıca üzülüyorum.


Yaşadıklarının piskolojisini üzerinden atamamış binlerce insan için üzülüyorum, cehennemi yaşamış aileleri için üzülüyorum.

Üzülmek istiyorum daha çok üzülmek istiyorum, hınçla doluyorum.


İtalyan Barış Elçisi Pippa Bacca' nın Milano'da başladığı yolcuğunu Türkiye'de Gebze'de bitiren o hadise için üzülüyorum. Böyle bir olayın olma olasılığını kabaca hesap etmek istiyorum, matematik için üzülüyorum.

Yiğenim için üzülüyorum, böyle bir dünyaya doğduğu için üzülüyorum.



20 yaşındaki bir kız öğrenci yanında biber gazı taşımak zorunda! Bunun için üzülüyorum.

26 yaşında bir minibüs şoförü yanında bıçak taşımak zorunda mı bilmiyorum! Bunun için üzülüyorum.

Nihat Doğan gibi tiplere maruz kalmak zorunda olduğum yetmiyormuş gibi ona cevap vererek kahramanlaşan tiplere maruz kalmak zorundayım! Bunun için üzülüyorum.

Beren Saat'in yaşadıklarını yaşamış arkadaşlarım geliyor aklıma, aklıma ortaokul arkadaşlarım geliyor. Aklıma ortaokulda bunlara tepki göstermeyen ben geliyor. Kendim geliyorum! Bunun için üzülüyorum.

Arkadaşlarıma uyup yaptığım şakalar geliyor aklıma, aklıma nasıl bir kültürün parçası olduğum geliyor. Bütün bu fırlatılmışlık duygusunu bir kenara bırakarak, ben özür diliyorum. Bunun için üzülmüyorum.

Öncelikle dünya üzerindeki bütün kadınlardan özür diliyorum, ülkemin kadınlarından özür diliyorum. 


Bütün bunlara ek olarak olayın daha farklı cereyan etmesi durumunda vereceğimiz tepki için üzülüyorum:

Diyelim ki adam minübüsten indi, kız da karşı koyamadı yanında biber gazı yoktu. Diyelim ki adam tecavüz etti ve öldürmedi. Diyelim ki ailesi polise şikayet etti, diyelim ki adam hapise girdi, diyelim ki 5 yıl ceza aldı. Ayaklandık mı idam edilmeli diye ayaklanmadık mı? İstatistikler ne söylüyor!

Ben bu yüzden başka bir şey öneriyorum :

Black Mirror'ın Justice Park'ını hayata geçirelim. Belki birebir değil ama, daha uygulanabilir bir modelini...

Bu Suphi denen adamla başlamalı. Cezaeviden çıkartılıp Adalet Müzesi'ne teslim edilmesini talep ediyorum. Yaşadığı süre boyunca yaptığının yükü altında ezilmeli, ve bunu insanlar izleyebilmeliler.

Çocuklar annelerine anne bu adam ne yapmış diye sordukları zaman "çok eski bir zamanda bir kızı taciz etmiş" diye cevap verecekler. Her çocuğun aklına şu kazınacak, "toplumda affedilemeyecek bazı suçlar vardır, bunların başında tecavüz gelir".

Tecavüz çok ilerki bir aşama aslında, öncelikle zihinlere birini taciz etmenin affedilemeyecek bir suç olduğunu kazımak lazım. Bunu yeni nesile eğitimle ve sanatla kolaylıkla aşılayabilirsin.

Ancak bugün bulunduğumuz şartlar altında, böyle bir kültürün içinde bu tür bir suçun cezası Adalet Müzesi'nde çekilmelidir. Ceza gösterilmelidir, zihinlere kazınmalıdır.

Ben demiyorum ki adama işkence edelim, idam edelim. Diyorum ki nasıl sefil bir durumda olduğunu, Özgecan'ın yaşadığı korkuları nasıl her gün yaşadığını görelim.

Böyle bir suçun olmadığ bir toplumda  geçmişten kalma, suçun nasıl cezalandırdığını gösteren cansız Adalet Müzeleri kurulur.


Lakin adaletin olmadığı bir ülkede Adalet Müzesi yapıp içine ne koyacaksınız? İşte ben böyle bir müzeden bahsediyorum.

4 Ocak 2015 Pazar

5 Ocak Bildirgesi



Bu bir özgelecek ; ama herhangi bir özgelecek değil. Bu gerçek bir birey olarak yazdığım ilk özgelecek, bütün parametreleri benim belirlediğim.

Belki söylediğim yanlış, bu bir özgelecek değil ancak altında yatan felsefe. Biliyorum ki zamanın planlara, atıp tutmalara hassasiyeti var, zamanı inciltmiyorum.

-Öylese bu zamanla aramda yapılan bir anlaşmadır. Bu yüzden yaşamaya dairdir ve yaşamak şakaya gelmez. Bu yüzden ve bundan böyle yaşamak ciddiye alınacak.

-Biliyorum Y'ol uzun, biliyorum bu yolda sıkıntılar var, biliyorum bu kubbe kendini hep kendine çıkartır ; ama biliyorum, biliyorum zamana bağlı olanı. Bu yüzden "uyku beni koynuna alsın" diye yalvarmak yok.

-Duydum hürlüğün şarkısını söylüyormuşsun, ben duymuyormuşum. Geliyorum duymaya geliyorum, ezberleri bozmaya geliyorum, "başka bir şey vardı, başka bir şey vardı" dememek üzere geliyorum. Yeryüzünün diliyle seslenmeye geliyorum. Hürlüğün şarkısına katılmaya geliyorum.

-Bu masa bu yüke dayanamadı, çok sallandı bu masa. Bu masa kırılmalı, saçılmalı bu yük. Bu putlar dağılmalı etrafa, bu putlar kırılmalı.

-Değişmeli sözcükler, değişmeli zaman, değişmeli algı, değişmeli insan. Bütün bunlar bir gerçeğe bağlanmamalı, bütün bunlar saçma ama güzel olduğu için yapılmalı.

-İnsanın insana yaptığı zulümden bahsetmeli; ama ne olursa olsun inciltmemeli. Bilgi uğruna, gelişim uğruna, ilerlemek uğruna, birikim uğruna inciltmemeli yüreği narin olanı.

-Kalbime bu cıvayı kim koydu diye sormamalı, insanın mülkü yarasındadır. İnsan beterdir, bütün bunlar anlamsız bilmeli ama gene de anlam yüklemeli.

-Bir gün sana soracaklar elinde ne var diye, elinde bir ölüm olacak. İnsanın elinde bir ölüm olur çünkü; bunu bileceksin.

Ve şu şiiri ezbere yaşamalısın :


Kusuruma bakmayın benim, dostlar,
bağışlayın beni.
Ben davullara, bayraklara aldırmayan
bir padişahın yoluna düşmüşüm,
deli divane olmuşum.
Çok uzaklardan yürüyen bir adam gibiyim ben,
çok uzaklardan geçen bir hayal gibi.
Ama yok da sayılmam hani,
var olan bir şeyim ben.

Haydi ben bensiz geleyim,
sen sensiz gel.
Ne varsa şu ırmağın içinde var,
soyunalım iki can,
dalalım şu ırmağa, hadi.
Bu kupkuru yerde yakınmadan gayri ne gördük,
bu kupkuru yerde ne gördük zulümden gayri.

Bu ırmakta ne ölmek var bize,
bu ırmakta ne gam var, ne keder var, ne dert.
Bu ırmak alabildiğine yaşamaktan,
bu ırmak iyilikten, cömertlikten ibaret.

Durma, çabuk gel, gelmem deme.
Ne evet demek yaraşır sana, ne hayır, dostum,
senin şânına sadece gelmek yaraşır.
Mevlana Celaleddin Rumi





Şimdi söyleyin bana :

Dost olmak isteyen var mı?
Var mı bilmediğimiz sokaklarda kaybolmak isteyen?
Hayal kurmak değil de hayal inşa etmek isteyen var mı?

Söyle dostum belki tanımıyorum seni, sesini hiç duymadım
Belki şuracıkta yanıbaşımdasın, seni bilmiyorum ben seni
Her gün yanımdan geçtin belki, ben seni hiç görmedim
Ama şunu bil sana ne evet demek yaraşır, ne hayır :

Senin şanına sadece gelmek yaraşır...

Hadi gel hayaller inşa edip, bu hayalleri yaşayalım!