İnsan bu uzun yolculukta gitmek istediği yeri kaçırmak istemeyen aceminin, durduğu her durağın adına dikkat kesilmesi gibi hayata dikkat kesiliyor. Duraklardan bazılarında çocukluğumuz, ergenliğimiz ve gençliğimizin keşifleri bazılarında olgunluk döneminin ustalık eserleri var. Çocuklukla başlayıp olgunlukla biter dediğimiz bu yolculukta bazen bütün durakları sallayıp istediğimiz yere gitmiyor muyuz?
21. yüzyılda insanın yaşamı bir kalıptan çıkmış gibi ve şeklini sürekli muhafaza edebilecek sertliğe sahip. İnsanın ömrü işte ya da okulda sıkıldığı ya da hissizleştiği bir döngüye gelebiliyor. Öncesinden daha mı iyi daha mı kötü bilinmez ama beraberinde getirdiği kavramların bu döneme ait olduğu su götürmez.
Ne diyoruz günlüğümüzde "bugün çocuk gibi davrandım, manasızdı". Ya da olgun tavırlardan hoşlanıyoruz, tavırlarımızı olgunlaştırmayı deniyoruz. İkisi arasında bir şekilde kurulmaya çalışılan zıtlık ilişkisiyle kendimizi konumlandırmaya çalışıyoruz.
Şüphesiz ki olgunlukla çocukluğu birbirinden ayıran hayat tecrübesi oluyor. O zaman olgunlaşmak yaşamak demek ve görmek ;peki bir o kadar da çocukluktan uzaklaşmak demek mi? Saygıdeğer psikologlarımızın çocukluğumuza gitmeye çalışması boşuna mıydı?
Aklıma ne zaman bir çocuk resmi gelse, resimdeki çocuk uçuruma yaklaşmış aşağı bakmaya çalışıyor ve ne zaman bir yetişkin gelse beraberinde hep göğe bakmayı getiriyor. Biri bilinmeyeni merak ediyor sürekli, diğeri bilinenden hoşnut.
Olgun olmak için yaşamak gerek demiştik, yaşamak için merak etmek gerekli değil mi? O zaman olgun olmak için çocuk olmak gerekiyor. Merak duygusu alınmış bir olgunun tavırlarındaki ağırlığı olgunluk zannedenler, demir almış bir gemiyi sırf dünya dönüyor diye hareketli zannedenlerdir, yani sistemin bir o kadar dışında ve habersiz.
Şikayetçi olunan asıl noktalardan biri çocukların zamanla olgunlaşamaması ya da önce olgunlaştırılıp sonrasında çocuklaştırılamaması. İkisininde beslendiği nokta ortak ve insanlara yaşama özgürlüğü verilmiyor olmasından geliyor. Çocuklarımızın bizim istediğimiz gibi olmasını isteyerek doğaya karşı çıkıyoruz. Olgunluk ve çocukluk arasındaki sınırlar baskıyla çiziliyor.
Olgunluk belki de baskıyı farketmekle geliyor ama en nihayetinde olgunluk demek farkındalık demek. Olgunluk demek anlayışın boyutlarını genişleterek yaşamak istediğin hayatı yaşamak demek. Yaşamak için çocuk olmak, yaşatmak için de olgun olmak lazım...
"Aşkın ateşine gel bir yanalım" dediği anda göz göze geldik. Önceden sözleşmişçesine bir buluşmasıydı bu gözlerimizin. Ben çok dışardaydım, o çok içerdeydi. Mekan ıssızdı ve bir o kadar da karanlık. Lakin ıssızlığımızı saklıyor muydu bilmiyorum başında kırmızı fularını tatlılığına bağlamış kızın varlığı? Gülümsemişti yanılmıyorsam, fitili ateşlemişti derinden. Yaşanan bütün büyülü hadiseler gibi gizemli ve sıradan bir günü son saniyesinde değişterebilecek kadar güçlüydü.
Dediğim gibi sesi duymamla başladı her şey, ses beni çağırdı. Davetsiz misafirlere özgü bir çekingenlikle içeri girdim oysa işim vardı o vakit, işimi unuttum. Dalgındım, yorgundum, bin sınavın birinden çıkmıştım. Zaman yok oldu, yok var oldu ve hareketi ister istemez sana saklamış oldum. Unuttum, ne varsa yaşamaya dair unuttum. Adımı sorsalar bilmezdim, sormadılar.
Bir köşede sığıntı gibi oturmuştum. Belki yüzünü görmesem sadece sesinle bir ömür yaşardım hissi uyanmıştı, olmadı seni gördüm ; içini gördüm. Bir tutku vardı ya da ben öyle sanmıştım oysa yanılgıları bırakalı uzun zaman olmuştu. Nedense şuracıkta şu kalabalıkta yalnız hissettim seninle beni. Acaba bunca his, yaşadığım hayata ister istemez getirdiğim bensel bakış açısıymıydı, bilemedim. O an bütün bunları düşünmek belki gayet bilinçaltı, yani teferruattı.
Kız define hafif hafif vuruyordu ve her vuruşta ayrı bir uzanıyordu elleri yüzüme. Yüzü bembeyazdı, aydınlıktı; bu dünyada ne kadar karanlık varsa aydınlatacak kadar. Başındaki fuları bire bin katan cinstendi ve yarattığı bu rahat havaya beni de katmak ister gibiydi. Bin kişinin yanında bir kişi olmak istemedim, gidesim geldi, kaçasım geldi. Oysa bazı karşılaşmalar tesadüf olamayacak kadar bilinir değil miydi?
Sonra kızın gözlerine dikkat kesildim, kızın gözlerinde hafif hüzün vardı ama çoğu huzur. Yaklaşsam belki üzüntüsünü açardı, uzaktan baktım. İncinir diye korkulacak biriydi belli ki, narindi ve bir o kadar alıngan. Hep bunları gözlerin içinden okumuştum, uzun bakışlarımın sonu gelmemişti. Bir şarkıdan diğerine her geçtiğinde içini ayrı bir heyecan sarıyordu, içimi ayrı bir heyecan sarıyordu.
Üzerinde bembeyaz bir elbise vardı, gece gibi uzundu. Uzayan elbisesinden içime umut dökülüyordu, ve neyin umudu ben de bilmiyordum. Oysa bilinmezi sevmez bilerek yaşayan, ben seni bilmek istedim. Seni bütün bu göz, kaş, ağız, vücut, dudak, el bitimlerinden yeni bir başlangıçla sevmek istedim. Ben sende senden geriye kalacak tek şeyle ilgilendim. Sana giden gizli yolları buldum, kilitli kapıları açtım. Ben yaptım bütün bunları yaptım da sen farkettin mi? Bilmiyorum.
İnsanın yüreği sıkışıyor, yaşamak istemiyor bu ortamlarda... Hep bir karanlık basıyor ve aydınlatmak için yüzleri güneş yetmiyor. Ya da ne biliyim unutulacak olanı hatırlamak insanlık suçu gibi yüzüne vuruluyor insanın. Vuruluyor da yediği her şamarda biraz daha ıslah olan, tepkisi boyunu aşamayan bir dalgaya dönüyor.
Yeryüzüne çıkamayanlar yerin altında kalmaya mahkum. Yeryüzünde kalanlar için ise hislerimizle özel bir koruma yapmaya çalışıyoruz. Hislerimizden vücut bulan bu fanusun içinde çoğu zaman bir kalp atabildiği kadarıyla çoğu zaman yarım yarım işlevini yerine getiriyor.
Ama insan çoğu zaman yalnız çünkü ayrılıklar bazı bazı keskin hatlarla bazen de ölümle çizilmiş. Ölümün kesinliği olsa ölürdük şüphesiz, ama yaşamak her insanın en keskin hakkı. Bazen öyle keskin ki kendi yaşama hakkını kendinde bitirip kendini haklı bulabiliyor.
Ve insan çoğu zaman miktarlarla ölçüyor önemi, peki ya ölçülemeyen, ya miktarsızlık, ya geriye kalan tortu ölçülmek için başka bir dünyayı mı bekliyor adaletin teraziyle?
İnsanın dibine çökmesi nedir? Zamanda demir almak mı yoksa olayda... Anı yaşamak için zaman gerekir, zaman için hareket. Zincirlerinden hareket edemiyorsan, yaşamak ölmek kadar karmaşık. Ve zincirler her zaman orada.
Küçük bir çocukla büyük bir adamı birbirinden ayıran zaman, yani adamı adam yapan bazen küçük bir çocuğu adam yapamıyor mu? Zamanın altında kalmakla yerin altında kalmak arasında bir ilişki olmalı.
Çoğu zaman yüzler görüyorum daha fazlası değil. Ama sizin yüzünüz nerede? Zamanda asılı kalan sadece bir yansıma. Yansımalarla gölge oyunu oynamak değil ki yaşamak!
Yaşamak bazen tek göz odada hep birlikte olmak. Zamanı, olayı, yansımaları boşverip sadece birlikte olmak. Birliğin kendi devinimlerini yaratmasından oluşan zamanlar, olaylar ve hatıra.
Ve şimdi birlikte olmak hiçbir şeye ait, sadece bir yansıma...
Şiirin çarpıcılığı biraz da insanın yaşam tecrübesinden gelmez mi? Öyleyse Birhan Keskin çok iyi anlatmış ne yaşadığımı. Felsefe yolda olmaktır demişti bir filozof ama nasıl yola çıkılacağından bahsetmemişti. Ben yolumu seninle buldum, seninle kaybettim.
Ama yol zamanın fonkiyonudur demişti Kaan abimiz, sadece formülden bağımsız olamayacak kadar güzel görünmüştü. Güzel görünen her şey gibi derindi, anlaması uzun sürdü; anlarken yaktı. Bu yolda zaman akarken ileriye doğru sen birazda geriye doğru yaşamıyor musun?
Hep geriye bakarak yol alan ileriye gidebilir miydi? Anı yaşamak hafızanın getirdiğinden ne kadar bağımsız, filozof sorularını sorup çekilmeli mi? Aklıma gülüşlerin geliyor, onlar değişmezler de güldüklerin değişir.
Yazar kalıcı olmak istemişti, kalabildiği kadarıyla kaldı sadece bir anı oldu. Ama sen anı olamayacak kadar tazesin, sanki yollarımız hep aynı yola kesişiyor gibi. Gerçekte olanla hayalin kurduğumun farkından hüzün birikiyor gözlerime.
Acı tek gerçek, belki de bu yüzdendi kavgalarımız belki sırf hissetmek uğrunaydı. Sen şimdi gittin hala bir kavga, acı tek gerçek.
Geçen gece vakti yolda yürüyorum, arkamdan yürüyen bir grup insan var. Bir aralık güzelce bir kızın gölgesiyle benim gölgem üst üste geldi. Hayallere daldım, yüzümde hafif bir gülümseme belirdi. Yani gölgeler buluşsa bile yeterdi, yetmedi. Kız çantasıyla kafama bir güzel vurmuştu, canım yandı. O farketmedi gitti, benim kalbim kırıldı.
Belki bir dakikalığına dinleseydi beni yanlış anlamazdı. Belki konuşsaydı gölgelerimiz, o vakit anlaşmak için bu yetersiz dile mahruz kalmazdık. Olsun canının acısı çabuk geçiyor insanın, tek gerçeğin acı olduğunu bilerek.
Tabi burada sorulması gereken bir soru ister istemez kendini gösterdi, ne demeye gölgeleri takip ediyorsun? Dönsen arkana konuşsan, o zaman belki de yakmazdı canını. Denemedim zannetmeyin dostlarım, denemesem böyle olur muydu?
Ben birinin ruhunu arıyorum, bir insanın ruhu nerede aranır ki? Arkamda olmama rağmen görebildiğim tek somut gölgen değil mi? Seni gölgelerde arıyor olamaz mıyım?
Uzun zaman önce bir hayal kurmuştuk seninle, o zamanlar seninle benim bir kişi olmanın derdinde olduğumuz zamanlardı. Seni görmesem, seninle konuşmasam içim bir fena olurdu. Seninle bir hayal kurmuştuk hani, hatırlıyor musun?
Kız Kulesi'nin hikayesini dinlediğimiz, dinlerken hayal kurduğumuz bir gündü. İkimizin aklındanda aynı şey geçmiş olmalı ki göz göze gelmiştik. Gönüllere inşa edilen bir Kız Kulesi bütün sorunlarımızı çözebilirdi.
Sonra seni aldım kendime sakladım, sen de aynısını yapmış olmalısın beni aldın kendine sakladın. Sonra zamanı belli değil kaybolmuşuz, bir olmanın çizdiği yoldan yokolmuşuz.
İşte o zamanlar birlikte yürüdüğümüz zamanlar, bazı bazı gölgelerimiz üst üste gelirdi. Gölgeleri takip etmeyi senden öğrendim, işaretleri okumayı da...
Derken kötü sonla biten bütün hikayeler gibi, kötü sonla bittik. Bittik bittik de şuradaki Kız Kulesi mi?