23 Ağustos 2014 Cumartesi

Yalıtılamamış Dünya



Sevgili Blog,

Sen de biliyorsun ki Sartre amcayla tanıştıktan sonra hayatımda büyük değişiklikler oldu, insan olmanın yükünü yani bulantısını her daim yaşamaya başladım. Bu çoğu insan tarafından algılandığı gibi moralinin bozuk olması ya da stres olma halinden çok bilinç ve farkındalık hali olsa da insan yoruluyor. İnsan yaşamaktan, bayat edebiyattan, dar estetik görüşten, yaşamı anlamaktan uzak felsefeden yoruluyor. Hadi bunlar çok daha içsel dertler daha çok içselleştirmek için ülkemizde yaşanan demokrasi şöleni, havanın 12 ile 16 arası çok sıcak olması, tatilin kısa sürmesi gibi hadiselere bakmak lazım.

Ben kendi adıma bu demokrasi şölenine, tatilci sıkıntılarına ve tembel sarhoşluğuna maruz kalmamak adına kendimi bu kesimden yalıtıyorum. Zaten daraltmam gereken çevremi de bu çoğunluğun gitmesiyle kendi özel haline sokmuş oluyorum dersem doğru ama eksik söylemiş olurum. Arkadaş çevrem  3 ya da 4 kişiye indi, tamam tamam nicelik değil nitelik.

Gene de insan var olduğu çevrede farklılıkların olmasını istiyor, ne kadar çok insan o kadar çok farklılık demek. Bu noktadan yola çıkarak iki hafta önce Monokl yayınlarının kurduğu Dostluk Grubuna katıldım. Monokl kitap bursu verip, bu kitaplar üzerinden bir dostluk yaratmaya çalışıyordu. 25 kişilik başvuru açılmış, o kadar bile başvuran yok; çok mutlu oldum, demek ki herkes bireysel çabasıyla burada. Ama bu kitlenin yanlış anladığı bir şey olabilir, felsefe kendinin farkına vardırır; başkalarının hatalarının değil.

Konuyu dallandırdım budakladım ama düşünsel dostluklar yaratma çabamdan bahsetmeliydim ki, yalıtılmış dünyadan ne kastettiğimi doğru bir şekilde anlatabileyim. Şimdi asıl konumuza gelelim Yalıtılamamış Dünya neden yalıtılmamış?

Yalıtılamamış çünkü istemediğini yok etmek bu kadar da kolay değil; sağlık sigortasını karşılamadığın hasta öyle kolay ölmüyor, havalar da sıcak dışarısı ölüm kokmuyor. Dışarısı soğuk falan olsa Suriye'den gelen ve kardeşimiz diye nitelendirdiğimiz insanlarda ( hani memleketin %99' u müslüman ya o bağlamda)  doğal seleksiyona uğrardı tabi. Bunun dışında her metrobüs çıkışında, üst ve alt geçitlerde çocuklarıyla birbirine sarılıp yatan bu insanlar öyle kolay yok olmuyor. Tabi ki bu demek değil ki yok olmuyor.

Yani şunu kendime sormadan edemiyorum : "Nasıl bir insan yerde yatan ve gerçekten kötü durumda olan bir insana yardım etmez?" Mesela üstü başı güzel olan bir insan önümde yere düşse ya da bayılsa ya da herhangi bir şekilde yerde olsa ona bir şekilde yardım etmeye çalışırdım. O zaman bu bir sınıf problemi midir? Üstü başı pislik içinde, hasta ve güvencesi olmayan bu insanı zannediyorum kendimle eşit görmüyorum. Ya da eşitlik Fransız Devrimi'nin göz açıp kapaması mıdır?

En temelinde giyinme, barınma, sağlık koşullarından benimle eşit derecede yararlanamayan bu insanın bu durumda olmasına sebep olan parasının olmaması ve bu koşulları sağlamadan para kazanması da mümkün görünmüyor. O zaman ne yapsınlar, yok olsunlar. Yani zaten şunu demiyor musun :" Tamam kardeşim orda, burda, şurda yaşa oluyorsa oluyor. Bu topraklarda herkesin yaşamak hakkı var. <Hem yaşamak şakaya da gelmez. "

Bu bir sınıf problemi midir yoksa insanlık problemi mi ona bir daha bakmak istiyorum. Sorun benim karşı tarafı belki de insan olarak görmüyor olmamdır, ki beni insanlıktan çıkarır. O zaman insandan söz etmemiz mümkün olmaz, başka bir kavrama bakalım "uygarlık". Yerde kir pas içinde yatan insan daha çok bir barbarı anımsatıyor, "medeniyetten nasibini alamamışlığın göstergesi" desem, ki ona bu gözle bakan bir insanı, buna göz yuman, bunun bulantısını duymayan ve bu noktada çözüm üretmeyen insanı "uygar " diye adlandırmam mümkün olamaz.

Bu durumun  ismi, isimlendirmesi yok, ben bulamadım. Ama başka bir durumun kavramsal açıklamasını bulabiliriz, çözüm üretmeyen insan. Bu yazıyı okuyup " Ama ben tek başıma ne yapabilirim ki! Bizim mahallede yok ki! Bunu devletin çözmesi lazım, nasıl bir ülkede yaşıyoruz?! " diyen insan işte bu insandır. Bu insanın temelde en büyük problemi "birey" kavramını anlamamış olmasıdır. Kendi çabasının bir değeri olduğunu düşünmez, kitle insanıdır, bir problemin farkına varması için bile kitle tarafından dürtülmesi gerekir. Gruplar, topluluklar, takımlar halinde düşünür, toplum sözleşmesini yanlış anlayıp, iradesini gruba bırakmıştır. Grubun ve kitlenin tepkisini çekmekten delicesine korkar, içinde yükselen sesi bastırmak için maskeleri vardır, körebe oynamasını sever.

Bu noktada birey kavramı üzerinden yaptığım eleştiriyi kişilere yöneltmiyorum, yöneltmem mümkün görünmüyor. Birey olamamış kişi, 18 yaşını geçmemiş vatandaşa benzer. Onun seçme ve seçilme hakkı yoktur, onun söz söyleme hakkı yoktur. O çevresinin aynasıdır, evrimsel süreçte papağandan gelmiştir.  Bunlar tabi olarak eleştiri gibi anlaşılabilir, bunlar durum analizidir.

Birey olmak şunu gerektirir : "Levent çarşıda yürüyorsun, az önce Suriyeli bir ailenin önünden geçtin. Sana seslendiler; "Yardım, Allah, Açlık, Aile, İnsanlık" dediler,  kulaklıydın müzik dinliyordun, işe gidecektin dalgındın duymadın. Ailenin önünden geçtikten sadece 5 saniye sonra, beynin olayı çözümledi. Bir aile üstü başı kir içinde, belki çocukları hasta, açlıkta var dileniyordu. Geri döndün, adamın önünde kimliği vardı belli ki Suriye'den gelmişti ve zor durumdaydı. Şirkette sürekli gördüğün "sustainability" kavramını düşündün, para versen sürdürülebilir bir şey yapman mümkün olmayacaktı. Hemen twitter'da bir hashtag açtın, Suriyeli o ailenin adına. Her gün adını bile bilmeden geçtiğin bu ailenin önünden utanmadan geçmek umuduyla-ki bu insanlık belirtisidir- kamuoyu oluşturdun. Sivil Toplum insiyatif kullandı, aynı kaygıyı, mutsuzluğu, utancı yaşayan binlerce insan çözüm için fikir beyan etti. Bunlardan kimileri örgütlendi, sen de bu örgütlere yardım ettin. Yani bireyden topluluğa giden bir hiyerarşi içinde toplum sözleşmesi kendini buldu, tepeden inme isteklerle değil.

İşte yalıtılamamış dünya budur...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder